İyi bayramlar!

Yaşasın bugün işten erken çıkıyorum! Çıkıp da gezmeye yada dinlenmeye gitmiyorum gerçi, eve gidip temizliği bitireceğim. Olsun. O bile burada oturmaktan iyidir.

İşimi sevmediğime bundan daha sağlam bir kanıt bulamazsınız. :)
Herkese iyi bayramlar!

Hal-i Hazır (24 kasım 09)

*Misal kitaplardan The doomspell'i okuyor. Arada "Hz. Peygamberin Beden Dili"ni de eline alıyor.

*Bir önceki akşam işten geldikten sonra küçük kardeşiyle beraber misafir odasının camlarını, halılarını ve koltuklarını sildiler. Anneleri de mutfağı temizledi. Bu sırada babaları televizyon izliyor erkek kardeşleri de bilgisayarla oyalanıyordu. Erkek olmadığına bir kez daha hayıflandı.

*Blog arkadaşı Mare'nin bloğunu sildiğini gördü, üzgün. :(

*Nevzat Tarhan'ın "Aşk iyi ilişkilerin sebebi değil sonucudur" sözünü çok sevdi, bloğuna motto yaptı.

*Haftasonu saçlarına perma yaptırdı. Sabah uyandığında Figüran Bob'a benziyor!

*Telefonuna hala müzik yüklemedi, çok mutlu. :)

Beş numaralı prensip

Bu sabah gözümü açar açmaz Ebrumisal'le burun buruna geldim. Servise bizim oradan binecekmiş, beklerken uğramış. Üşenmedi yanıma sokuldu, bir süre "sarılalım sıkı sıkııı" cılık oynadık. (Uyku sersemi olmam hafifletici sebep olarak sayılabilir diye umuyorum) Sonra hasta olduğunu hatırlattı Ebru Hanım ve oyunumuz orada bitti! Ben canımı sokakta bulmadım sevgili okuyucu, hasta olan biriyle teletubby'cilik oynamamak beş numaralı prensibimdir!

Kahve, sosyolojik tespitler ve rüya tabirleri


Filmlerinden gözlemlediğim kadarıyla Amerikan milleti gözünü açar açmaz kahveye sarılıyor. Acayip bir kahve kültürleri var, Starbucks'ların önünde kuyruklar oluşuyor sabahın kör vakti mesela. Zaten çocuklarının önüne kahvaltı niyetine sütlü gevrek koyan bir milletten başka ne beklersin! Çok şükür en güzel kahvaltı bizde sevgili okuyucu. Peynirler, reçeller, yumurtalar, vaktin varsa börekler bilmem neler. Gerçi çalışma hayatına aile boyu katıldığımızdan beri düzenimiz değişti. Yemek kültürümüzü bir kadınların çalışması, iki yemekteyiz programı mahvetti zaten!

Ben bunları söylemeyecektim aslında, günün ilk kahvesinin önümde tütüyor olmasının verdiği aşkla kahveden giriverdim söze, sosyolojik tespit yapmadan da bırakmadım işin ucunu. Artık bunlara alışmış olmalısınız zaten. :)

Sadede hızlı geleyim: Dün gece rüyamda, çalıştığım sitenin 1 numaralı kapısının önünde, şaşalı kadın kıyafetleri giymiş bir Hulusi Kentmen'in (!) Evlilik Okulu programını sunduğunu ve her nedense programda çocukların yarıştırıldığını gördüm.

Evlilik Okulu'nu anladım, hep onu dinliyorum bu günlerde. Annem çocukların yarıştırıldığı şarkı yarışmasını izliyordu geçen gün, konsepti de ordan aldık diyelim, lakin Hulusi Kentmen nerden çıktı onu anlamadım. Ne filmini seyrettim ne aklıma getirdim uzun zamandır. O yüzden bu rüyanın çok büyük şeylerin işareti olduğunu düşünüyorum! Mesela süper bir iş. :)

Bir halam var, en büyük hayali zengin olmak olduğundan kendi gördüğü ve başkasının anlattığı bütün rüyaları zenginliğe yorar. Benimki de o hesap, hatta ben bir adım ileri gidip sizin gördüğünüz rüyaları bile kendim için yeni ve güzel bir işe yorabilirim. O kadar umutsuz durumdayım maalesef. :)

The loser of all times

Uzun zamandır okumaya zaman ayırmıyorum. Arada derede, boş kaldığım kısa zaman aralıklarında, sırf o anı doldurmak için okuyorum. Oysa eskiden en önemli işim okumaktı, diğer işleri arada kalan boşluklarda yapardım. Koca koca kitapları iki günde bitirdiğimiz zamanlardı onlar. Ama şimdi okumayı nasıl ihmal ediyorsam, o zaman da hayatı ihmal ediyordum. Hiçbir şeyin ortasını bulamam zaten!

Bu akşam gitmemiz gereken bir nikah var. Erken bir saatte olduğu için araya plan sıkıştıramıyorum ama bir iki saatlik bir boşluğum olacak. Fincan fincan çay eşliğinde battaniye altı kitap sefası için yeterli bir süre. Ama yan odadaki bilgisayarın, Sauron'un yüzüğü misali "bana geeeel, bana geeeel" fısıltılarıyla ruhumu ele geçirmeye çalışacağından adım gibi eminim. Yani bir irade savaşına daha sahne olacak canım yuvam. Genelde kaybeden taraf ben olurum lakin kütüphaneme daha dün katılmış olan şu güzelim kitapların (bkz yukarıdaki fotoğraf) bilgisayarla olan ezeli savaşımda iyi birer müttefik olacaklarına inanıyorum. Mel'un kompyutır, senin filmlerin varsa benim de kitaplarım var!

Yeri gelmişken, dün akşam When Harry Met Sally'yi seyrettim(ikinci kez.) Güzeldi. :P

Kestirme yolları tercih edecek kadar yaşlı, fantastik kitaplardan vazgeçemeyecek kadar genç

En sevdiğim tür hikayedir. Dikkati kolay dağılan bir insan olduğum için kısa anlatılara daha kolay adapte olabiliyorum. Ama tek sebep bu değil. Daha önce söylemiştim sanırım, olayları değil duyguları okumayı seviyorum ben. Bir insanın başından geçenlerden çok, bunlar karşısında düşündükleri ve hissettikleri ilgimi çekiyor. Bunu da en net hikayeler anlatıyor bence. Kişilerin iç dünyalarını anlatmayan hikayeler de var tabi, onlar da çoğunlukla gereksiz ayrıntıları atlayarak konunun önemli kısmına odaklanıyor. Kısacası anlatılmak isteneni en kısa yoldan anlatıyor. İnsan belli bir yaşa gelince (bir ayağım çukurda malum) kestirme yolları tercih ediyor sevgili okuyucu.

Bu girizgahın sebebini anlamışsındır: Senin Hikayen bitti. Beğendim. Hayatın içinden belli noktalara odaklanmış, kişilerin iç dünyalarını ortaya seren hikayelerden oluşuyordu. En sevdiğim tür yani. Yazarın adını yazdım aklımın bir köşesine, bir sonraki siparişimde değerlendirmek üzere.

Şimdi fantastik bir üçlemenin ilk kitabı olan The doomspell'e başlıyorum. Bir pasajda rasgele bulmuştum bunu, devamını bulmam da epey zor olacak. Olsun, şimdiden dertlenmeyelim, bir fincan çay koyup okumaya başlayalım: The Witch descended the dark steps of the Palace...

Geleneksel Deryamisal Karar Akşamları

Nevzat Tarhan'ın bir kitabını almak üzere girdiğim Kitapyurdu'ndan dört kitapla çıktım sevgili okuyucu. Ama kendime kızmayacağım bu sefer. Sefam olsun boşver. Hepsini de seçerek, severek aldım ve eninde sonunda okuyacağım. Don't worry! Everything's under control! :P

Dün akşam geleneksel Deryamisal karar akşamlarından birine daha evsahipliği yaptı oturma odamız. Kütüphane raflarından bir kaç kitap, üç farklı Arapça gramer kitabı ve Mastering English adlı, gerektiğinde silah olarak kullanılabilecek kadar ağır İngilizce gramerimi çıkarıp masanın üzerinde topladım. Kitapları uzun uzun inceledim ama ancak sabah karar verebildim ne okuyacağıma: The doomspell. İngilizce'yi çok boşladım bu günlerde, yardımı olur diye düşündüm. Sonra da evde unuttum iyi mi! Çok bedbahtım bu konuda, lütfen üstüme gelme! Allah'tan normalde iki saatte bitirebileceğim senin hikayen'i fena halde ağır okuyorum da elimde okuyacak bir şeyler var bugün. ('Her şeyde bir hayır vardır' konulu kıssa)

Arapça gramerleri toplamamın sebebi ise tekrar başlayıp başlamayacağıma karar vermekti. Sonuç negatif. Allah ömür verirse bir gün başlayacağım yeniden ama şimdi değil.

Mastering English'i de kaldığım yerden bir bölümcük olsun çalışmak üzere elime aldım, bir süre yüzüne bakıp kapadım.

Bunları Penelope adlı filme ara verdiğim bir sırada yaptım(güzel filmdi bu arada.) İlmin önündeki engelin ne olduğu belli yani. Zaten filmlere bu kadar vakit ayırmaya devam edersem yakında öğrenme ihtiyacı da hissetmeyeceğim sanırım. Allah öyle bir zamandan korusun hepimizi.

Hal-i Hazır (13 Kasım 09)

*Misal kitaplardan senin hikayen'i okuyor.

*Günlerden cuma olduğu için maneviyatı diğer günlere göre daha iyi. Bol bol dua etti, Allah kabul etsin.

*Sabah başı ağrıyordu ama hafifledi çok şükür. Yine de ekrana bakmamaya çalışıyor. Zaten yazarken klavyeye bakar daha çok. Bu yüzden kankalarından biri tarafından hor görülmüşlüğü var ama cevabını layığıyla verdiği için gönlü rahat.

*Cafe Crown'ın fındıklı ikisi bir aradasından içiyor şu anda. Birazdan bankaya gidecek. Giderken telefonundan "Evlilik okulu" programının 17.01.2009 tarihli kaydını dinleyecek. Bütün müziklerini sildi biraz önce ama muhtemelen yeniden yükleyecek. Hep öyle yapıyor çünkü.

*Dün akşam Coraline'i seyretti ama erkek kardeşi bilgisayarda daha önemli bir işi olduğunu iddia ettiği için yarım bırakmak zorunda kaldı. İzlediği kadarını ürkütücü buldu ama devamını merak ediyor.

*Haftasonu için kuzenini ağırlayacak. Birlikte sinemaya gidecekler, muhtemelen 2012'ye. En yakın arkadaşıyla yaptığı alternatif bir plan daha var. Lakin biraz önce bir sohbet daveti aldı ona icabet etmeyi hepsinden çok istiyor.

*Ve Misal bu yazıya başladığından beri ikinci kez bankaya gidiyor...

İşi bitenler ve adaylar, ciddi konular bunlar!

Yaş ilerledikçe, yaş ilerleyip de hafızam balık modeline kayınca okuma zevkimde de kaymalar gerçekleşti sevgili okuyucu. Bir zamanlar tarih hastası olan bendeniz, kısa bir süre önce "tarih değil bilim insanı" olduğuma karar vermiştim hatırlarsanız. O konuda da bir şey yapmadım tabi ama en azından şunun ayırdına vardım: tarih okumaları bana bir şey katmıyor, çünkü ayrıntıları aklımda tutamıyorum! Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk'ın tek olumsuz tarafı da sonnnnnn derece ayrıntılı bir kitap olmasıydı zaten. (Konuya birden nasıl girdim ama, heyt be!)

"Kitap, kendisini Mecnun'la özdeşleştiren bir el yazmasının yüzyıllar süren hayat yolculuğunu kendi dilinden anlatıyor." Bu cümleyi bana 20'li yaşlarımın başında kursaydınız kitabı elinizden koparırcasına aldığım gibi bitirmeden de bırakmazdım. Lakin artık bu tür bana hitap etmiyor, iyice anladım. Yani sorun sen değilsin İskender, benim!

İskender Pala Osmanlı tarihi konusunda seni, beni, hatta kendini aşmış bir insan. Baş karakter olan el yazmasının yolu pek çok tarihi karakterin hayat öyküsüyle kesişiyor, böylece onların dönemlerine şahitlik etmiş oluyor. Ama asıl hikaye yolculuk boyunca arka planda sürmekte olan gizemli kovalamaca ve kitabın Leyla'ya duyduğu büyük aşk ile ilgili. Benim aklımda kalan (yada aklıma yatan) kısmı da orası zaten! Ben duygularla, düşüncelerle, ana karakterlerin başına gelen olaylarla ilgileniyorum. Benim için hikayenin birincil olması önemli yani. Bu yüzden tarih kitapları bana göre değil. Bu yüzden Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk bana göre bir kitap değildi. Gerçi el yazmasının ve kovalamacanın varış noktasını anlatan son iki bölüm benim açımdan hikayeyi kurtardı ve aklımda güzel bir tad bıraktı ama ikinci bir kez okutacak kadar değil. Yine de gizemli hikayeleri ve tarihi romanları sevenlere gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim: Okuyunuz, okutunuz kardeşlerim!

BÖİA'dan sonra yeni bir kitaba başlamaktansa ne zamandır ara kitap olarak süründürdüğüm Fotoğraf Teknik Okumaları'nı bitirmeye karar verdim. Zaten bir şey kalmamıştı, bitirip öyle geldim yazmaya. Temel fotoğrafçılık teknikleri fotoğraflar üzerinden anlatılmış kitapta. Ayrıca, sadece teknik değil içerikle ilgili ipuçlarına da yer verilmiş. Fotoğrafla ilgilenen herkese kesinlikle tavsiye ediyorum bu kitabı, kütüphanenizde bulundurun derim.

Bundan sonra ne okuyacağıma karar vermedim henüz. Eve gidip kütüphanemi süzmeden, adayları cidi bir incelemeden geçirmeden bir şey söylemek zor. Kitap seçmek ciddi iştir okuyucu, şakası olmaz!

And the Moscar goes to...

Dün akşam misafirlerimiz vardı. Onlar gelmeden önce evi toplamam, annem gelene kadar eşlik etmem ve hizmetlerini görmem gerekti. Tüm bu işlemler sırasında mantar sote pişirdim bir de. Anladım ki ben yüksek tempolu çalışmaların insanıyım okuyucu(bak sen!) Ortada koşturup durmayı, zamanla yarışmayı filan seviyorum. Şu anki işimi sevmeme nedenlerimden biri fena halde durağan bir iş olması olabilir mi acaba? Aynı şeyleri yapıp durmak istemediğim için muhasebeci olmaktan ölümüne kaçtım ama iş hayatı eninde sonunda tekdüze bir hayata mahkum ediyor insanı, hangi mesleği icra edersen et farketmiyor. Neyse acılanmayalım, zira konumuz bu değil.

Yukarıdaki paragrafın geleceği nokta aslında şuydu okuyucu: bu kadar iş yaptım ama azmettim bir de film ekledim akşam rutinime: Wicker Park. Filmi çok sevdim, o kadar ki yeni kayıt linkine bir türlü varamayan elime can geldi! "Bir iki şey yazayım şu film hakkında" dedim. Ama söz konusu Misal olunca bir iki cümleyle bitirmek ne mümkün, sadece girizgah bile iki paragrafı kaplıyor!

Tamam tamam filme geçiyorum. :)

Konuyu söylemiyorum çünkü giriş-gelişme-sonuç şablonuna oturtulmamış senaryo. Bir ileri bir geri gidiyoruz film boyunca. Tek söyleyebileceğim özgün bir kurguya sahip güzel bir aşk filmi olduğu. Şimdi ne olacak diye tırnak kemirtiyor, ardından klasik ama güzel bir sonla bitiyor. Tabi akılda kalan bir iki pürüz var ama o kadar olur. Sıkı eleştirmenliğe meyledip de anlatılmak istenen duyguyu berbat etmenin gereği yok.

Bu arada filmi asıl götüren oyuncudan bahsetmezsem olmaz. Josh Hartnett'ı ilk kez Faculty de uyuşturucu satıcısı liseli rolünde izlemiştim. O zıpır oğlan ne ara jön oldu, melul melul bakmayı öğrendi de "en güzel aşık rolü yapan aktörler" listemde (!) birinci sırayı ele geçirmeyi başardı bilemedim. Bir iki gün içinde yeni bir aşk filmi izler ve o ünvanı kendisinden söke söke alacak bir beyefendi ile karşılaşırım kesin ama o zamana kadar mevki sahibi Josh Hartnett'dır. Güzel oynadı, haketti kerata! :P

Hamarat Misal

Ben mutfak işlerinden pek anlamam okuyucu, boş umutlara kapılma! Yaptığım yemekleri en çok ben yerim, ailemin güzide bireyleri  açlıklarını giderene kadar yer, ikinci porsiyona meyletmezler. Hamur işinden hele, hiç anlamam. Kek bile pişiremem. Bir iki aperatifi, yıllardır yapıyor olmaktan gelen alışkanlıkla doğru düzgün yapabilirim ancak. Zaten evdeki herkes çalıştığı için öğün kavramı yoktur bizim evde, ne akşam yemeğini birlikte yeriz ne kahvaltıyı. Kendi başımıza da öğünler üzere yaşamıyoruz maalesef, canımız ne zaman ne isterse onu yiyoruz. :(

Bu girizgahın ardından, dün, akşam saatlerinde, kendimi öz irademle mutfağa kapatıp tüm cevvaliyetimi seferber ederek yemek işine sarılmış olmama eminim sen de şaşarsın sevgili okuyucu!

Amacım beşamel soslu (bak bak bak) fırında patates gibi bir şey yapmaktı. Lakin uzun süredir buzdolabında ikamet etmekte olan kabaklar ve kıymanın dramı gözlerimi yaşartınca aynı anda kabak yemeği de yapmaya karar verdim. Çok yorucu ve tuhaf bir şekilde tatmin edici bir deneyimdi. Maalesef sonuç bölümü gelişme kadar tatmin edici olmadı! Ama üzülme okuyucu, hiç sorun değil. Dün akşamki deneyimden (hem yemek pişirmek hem fotoğraf çekmek) öyle keyif aldım ki bunu sık sık yapacağımı hissediyorum. Böylece zaman içerisinde gelişip, bir gün Emine Beder'e rakip olmayı planlıyorum. Bu planım doğrultusunda kendime bir adet Emine Beder bonesi almak üzere mekanı terkediyorum. Esen kalın!

Ağlamak istiyorum!

Mare hatırlatmasa 200. postu boş geçecektim. Halbuki dile kolay TAM 200 yazı olmuş! Bir kutlamayı hakediyor diye düşünüyorum ve kendime bir adet çikolata ısmarlıyorum. Bu bloğun güzide okuyucuları, haydi el ele verip kitlesel bir harekete ön ayak olalım. Altı kişiden nolur demeyelim, çikolata yiyelim. :P

Bu yazı için seçtiğim resim de konuyla gayet uyumlu. İki yüz yazılık deneyimli bir blogger olarak ilk karglog (ben uydurdum bunu, evet) hediyemi almış bulunmaktayım. Fotoğraftakiler de paketten çıkanlar. Her ne kadar bunu gönderene kadar başının etini yemiş olsam da Sacidu'ya bu inceliğinden dolayı teşekkür ediyorum. :) Cd dışındaki sürpriz hediyelerim çok güzel düd, özellikle hasır şapkalı kaplumbağaya bayıldım. Korkarım o nikah şekerini paralayıp kaplumbağayı kütüphaneme koyacağım. :P

Son olarak beni bu günlere getiren sevgili okuyucularıma da teşekkür etmek istiyorum. Sizin güzel destekleriniz olmasa yılın blogger'ı seçilemezdim. (Ondan gönderdin di mi bunları düd, yılın blogger'ı benim di mi?) Nice 200 yazılarda buluşmak dileğiyle veda eder, yatağımda ağlamak üzere Hülya Koçyiğit misali koşmayı bir borç bilirim. :P

Created with flickr slideshow.