Daldan dala


Atuan Mezarları bitti. Le Guin kalbimin fantastik edebiyat rafında yer almaya hak kazandı. :)

Agatha otobiyografisini Kitapyurdu listesinden çıkardım. Yerine Puslu Kıtalar Atlası'nı ekledim. Eğer beğenmezsem kişisel gelişimini tamamlamış birinin elimden çekeceği var! :)

Bankada vücutça bana benzeyen ama gayet zayıf olan bir hatunla karşılaştım. İyice inceledim ve zayıflamamın iyi olacağına kanaat getirdim. Bugüne kadar rejim yapmadıysam emin olamadığımdandı zaten. :P

Akşam kızlar geliyor. Bol bol yemek yemek lazım. Ama bir gün, elbet bir gün, inşallah bir gün bende bir "bankadaki kız" olacağım. :P

I love my cousin :)



Atuan Mezarları'nın sonlarına geldiğim için yeni kitap arayışına girdim dün akşam. Evdekilerden okumak istemedi canım (Agathaları da hemen tüketmek istemedim), ben de kuzenden bir iki roman almak için attım kendimi yollara. Saat akşamın dokuzu. Puslu Kıtalar Atlası yada Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk'ı takmışım kafama. "Ciddi bir şeyler mi okusan artık" diyen karakterimin rahatsız yanını duymazlıktan geliyorum.

O saatte kapısını çalıp da "bunu yada şunu" istiyorum dediğimde hiç yadırgamadı sağolsun kuzenim. Gidip baktı ama birilerine ödünç vermiş herhalde ki bulamadı istediklerimi. Lakin elinde başka bir kitap vardı: ne zamandır istediğim Agatha Christie Otobiyografisi.

Bahsi geçen kuzenim Altın Kitaplar Yayınevinde çalışıyor. İşe girer girmez verdikleri ilk görev, kısmete bakın ki, Agatha otobiyografisinin redaksiyonu oldu. Zaten benim istediğimi öğrendiğinden beri "o kitabı sana ben alıcam" deyip durdu. Kesin bir tavırla "gerek yok listeme ekledim bile" dediysem de dinlememiş. Şimdi de Agatha'nın romanlarını almaktan söz ediyor ama "bende çoğu var, tutturamazsın" diye kapattım konuyu.

Kitabı kütüphaneye koymaya kıyamadım, dolabımda bekliyor. :) Okumayı çok istediğim kitaplara genellikle hemen başlamam. Şartların olgunlaşmasını beklerim. Kafam rahat olsun, elimde bekleyen başka kitap olmasın filan. O nedenle haftalardır elime almadığım Burnt Toast'u aradan çıkarmaya karar verdim önce. Zaten "aynı anda iki İngilizce kitap olmaz" diyerek Curtain'i Burnt Toast için bekletiyorum. Otobiyografiyi de -sabredebilirsem eğer- o ikisinin arasında bir yerde okumayı planlıyorum.

Plan bu diyorum ama benim işim belli olmaz. Her an yeni bir kitap tarafından baştan çıkarılabilirim. Bu konularda hiç de güvenilir değilim. :)

Sakar'a giden yol marketten geçer

Dün akşam büyük bir gaflet ve delalet içinde Sakar'ımın evine gittim. İnsanoğlu hata yapmaktan usanmıyor azizim. Daha önce defalarca denenmiş ve onaylanmış bir gerçek var ortada halbuseki: Sakar'ın evinden kilo almadan dönemezsin!

Benim evimden Sakar'ın evine giden uzun bir yokuş var. Ona gideceğim zamanlarda iş dönüşü evimin önünde iner, sonra beraber ineriz aşağıya. İşte o kısa yol boyunca en az iki markete girmeden rahat edemeyiz. Soda, kahve ve kuruyemiş olmazsa olmazlarımızdır. Kısırın eksik malzemesi varsa o da derhal temin edilir. Ayrıca marketten çikolata almadan çıkamaz hanımefendi! Duruma zamanında müdahale edemediysem tabi. :) Bir de son zamanlarda bu rutine dondurmacı molasını ekledik. Az kilomuz var ya sevgili okuyucu, elimizden geleni yapıyoruz işte!

Akşamımız film (Forbidden Kingdom), bol abur cubur ve Sedef'in nazlanmaları eşliğinde geldi ve geçti. Bana yadigar kalan da öne doğru meyli artan midem oldu pek tabii ki!

Sakar'ım bi süre görüşmeyelim. Valla senin iyiliğin için söylüyorum!

Çözün balonları, Koç tatile çıktı!


Koç işe gelmedi bugün. Önümüzdeki bir ay boyunca da gelmeyecek. Eksikliğini hissettim sanki ama dakka başı havaya savurduğu olumsuz yorumların ruh halim üzerindeki etkilerinden kurtulduğum için duyduğum mutluluk çok daha büyük. Bir ay boyunca dünyanın çivisinin kaç santim çıktığını duymak zorunda kalmayacağım. Hayat yeniden güzel. :)

Kalbimin fantastik edebiyat rafı :)

Yerdeniz Büyücüsü bitti. Kuzenim kitabı verirken "Harry Potter'a benziyor" dediği için pek bir şey ummamıştım. Taklit kitaplardan biri diye düşünmüştüm ama yanılmışım. Öncelikle Yerdeniz Büyücüsü Harry Potter serisinden yıllar önce, 1968'de yayınlanmış ilk kez. Yani bir esinlenme söz konusu ise kaynak J K. Rowling değil, Ursula K. Le Guin. İki kitabın konuları arasında göze çarpan benzerlikler olmasına rağmen konuyu işleyiş şekilleri o kadar birbirinden farklı ki taklit olasılığı aklınıza gelmiyor. Ama Rowling'in hayatının bir döneminde Le Guin okuduğu kesin. :)

Harry Potter serisinin güçlü yanlarından biri Rowling'in özgün, akıcı diliydi bence. Yerdeniz Büyücüsü de özgün ve akıcı bir anlatıma sahip ama çok farklı tarzda yazılmış bir kitap. Tamamen hayali bir coğrafya ve tarihte geçmesine, yani bize bir sürü hayali ayrıntı sunmasına rağmen hayatımda okuduğum en yalın kitaptı diyebilirim. Le Guin hiç bir yan yola sapmadan, laf salatası yapmadan o kadar sade bir şekilde anlatmış ki anlatmak istediklerini, bütün söz oyunlarının yapabileceğinden daha etkili bir sonuç çıkmış ortaya. Tabi bunlar benim düşüncelerim. Bir yazara tek bir kitabıyla değer biçebilecek olsaydım Stephenie Meyer'a "fena değil" demem gerekirdi ki öldürseniz demem! Çok fena! :)

Atuan Mezarları'na başladım. Le Guin bunda da aynı çizgiyi korursa kalbimin fantastik edebiyat rafında, Rowling'in yanındaki yerini alacak demektir. Lakin o rafın baş köşesi her daim Tolkien'e aittir. :)

Piknik dediğin böyle olur zaten



Dün kardeşlerim, annem ve eski komşular toplaşıp pikniğe gittik. Normalde piknik veya deniz gezilerinden perişan bir vaziyette dönerim eve ama bu kez öyle olmadı. Bol bol kitap okudum(Köşkteki Esrar), hamakta yatıp müzik dinledim, yemek yedim, salıncağa bindim ve dolaştım. Kendimi hiç yormadım. Oyunlara davet edildim ama baştan şartlı geldiğim için fazla ısrar etmediler sağolsunlar. Sadece sessiz sinemaya katılmam için toplu tezahürat yapıldı, kıramayıp kalktım ama içimizden biri kaybolunca o iş de yattı çok şükür! Kaybolan kısa süre sonra döndü zaten, muhtemelen annesinden gizli sigara içiyordu bir yerlerde. :)

Velhasılı kelam çok güzel bir gündü. Anladım ki benim için tatil hem bedensel hem de zihinsel açıdan dinlenmek demek artık. Otuzu görmeden kırklık oldum galiba. :)

Annem yok o zaman sağlıklı besleniyim bari


Anneciğimi bir haftalığına memlekete (Sinop) uğurladık dün akşam. Rabbim uzun ayrılıklar vermesin. Sağ salim gidip dönmeyi nasip etsin inşallah.

Ebru ile günde üçe indirmeye karar verdik öğünlerimizi. Maksat abur cuburu bırakmak tabii. Öğün aralarında bir şey atıştırmadım çok şükür ama öğle yemeği niyetine soslu fıstık yemeseydim daha iyi olacaktı sanki!

Asıl istediğim sağlıksız gıdaları hayatımdan tamamen çıkarmak aslında. Günde üç öğün, en sağlıklısından beslenmeyi başardığımda zaten kilo problemi kendiliğinden çözülecek diye umuyorum. Şimdilik motivasyon sıfır ama umutsuz değilim. Olur inşallah. :)

Sinüs'ten Ahmet'e ne!



Kim arıyor diye sorduğumda durdu adam, tahmin ediyorum derin bir nefes aldı o boşlukta, sonra da Ahmet dedi bastırarak.

Okullarda cosinüs, sinüs öğrettiler ya bize yıllarca, sorarım size ne işimize yaradı o tanjantlar, e eşittir em ce (em ce mi?) kareler, vektörler, sektörler. Yani pi sayısı bile, düşününce, bana ne ya!

Beni geç de Ahmet'in ne işine yaradı bu gereksiz bilgiler acaba? Ama bir tane akıllı eğitimci çıksaydı da Ahmet'e telefon adabını öğretseydi, yarım saat içerisinde üç defa arayıp birinde bile kendini tanıtmadan sınırsız geçiş hakkı talep etmezdi diye düşünüyorum!

Milletimizde ciddi bir eğitim (yada görgü) problemi var. Bu ülkenin insanları nerede nasıl davranması gerektiğini bilmiyor. Başta okul dedim ama bu bilinçsizliğin kaynağı ailelerde başlıyor. İlk eğitimin sorumluluğunu da öğretmenlere verirsek büyük haksızlık etmiş oluruz. Ebeveynler her akşam ayrı dizi başında ömür tüketeceklerine çocuklarını karşılarına alıp yarım saat eğitim verselerdi büyük bir fark oluşturulabilirdi bence. Onu bırakın anne babaların kendi davranışları düzgün olsa çocuk zaten gördüğünden bir şeyler kapardı. İşin kötüsü yeni yetişenler eskilerden bile beter olacağından kötüye doğru ivmeli bir gidişat sözkonusu. İnşallah öyle olmaz çünkü umuma açık her yerde zaten tahammülü zor bir düzensizlik, kirlilik ve kabalık var. Bundan fenasını düşünemiyorum.

Süper haftasonu planı



Nihayet haftasonu geldi.

Benim için haftasonunun başlangıcı cumartesi öğleden sonrası, işten çıktığım an. İş hakkında mızıldanmayacağım bu kez, eğer bütün hafta çalışmasaydım haftasonlarından tat alamazdım çünkü.

Yarın yine misafir ağırlamakla geçecek. Bu kez çok samimi bir ortam da olmayacak. Kenara çekilip kitap okumayı kesin isteyeceğim lakin tolerans sıfır olacak. İlk önce annem oyar gözlerimi.
Pazar elden gitti amma bugün benim çok şükür. Eve gidip, eşofmanlarımı giyip, zamanımı çay çerez eşliğinde Agatha okuyarak geçireceğim inşallah. Akşam da kız kardeşlerimle Harry Potter Melez Prens'e gideceğiz.

Al sana süper bir haftasonu planı. :)

Bütün aile toplandık toplandık toplandık...



Dün akşam dayımın evindeydik. Teyzem ve kızı da gelmişti, cümbür cemaat eğlenceli bir akşam geçirdik. Böyle aile toplantılarını seviyorum. Samimi ve curcunalı oluyor ortam. Herkes istediği yerde takılabiliyor. Yani oturma odasındaki koltuklara dizilip hal hatır sormakla geçirmiyoruz zamanımızı. Gençler bir yerde toplanıyor. Televizyon da izlenebiliyor, müzik de dinlenebiliyor. Kenara çekilip kitap okumak istediğinizde kimse size ilişmiyor. Dedim ya samimiyet var. Lakin amaç birlikte vakit geçirmek olduğundan ayrı takılmaktansa oturup King oynamayı tercih ettik bu kez. Üç aylarda olduğumuzun farkındaydık okuyucu amma napalım tutamadık kendimizi. Bu arada belirtmeden geçmiyim birinci ben oldum. Bu o kadar az oluyor ki söylemem lazımdı. :)

Yemek yemek her zaman zevktir amma bu toplantılarda daha da zevkli oluyor. Sofra beraber kuruluyor, 'amaaan rejim de neymiş' diye karşılıklı iç rahatlatılıyor. O kadar ki çayları tatlılar çerezler takip ediyor da yine de normal zamandaki kadar vicdan azabı çekilmiyor.:)

Dün akşam da bir istisna değildi maalesef. Yedik durduk. Ama olsun, yaş ilerledikçe birlikte geçirilen vakitler o kadar azalıyor ki, bu anlarda aşılan sınırlara eseflenmek gelmiyor insanın içinden. :)

Inconstant insan kişisi


Yeni bir İngilizce kelime öğrendim: Inconstant.
Maymun iştahlı, değişken, istikrarsız gibi manalara geliyor. Bana da çok uyuyor eksik olmasın. Bu uyumu sabah işe gitmek için hazırlanırken gözümün yukarıdaki manzaraya ilişmesi üzerine keşfettim. Bir de sen bak ey okuyucu, yani bir insan bu kadar mı ayran gönüllü olur?

Kitaplarım geldi yeeeey!



Kitaplarım sabah on olmadan bağrımdaydı okuyucu. Her ne kadar sorularımı iliştirdiğim mailime kaba sayılacak kadar kestirme bir yanıt vermiş olsa da satıcı kişisini de bağrıma basasım geldi, bu kadar çabuk ve beklediğimden sağlam kitaplar gönderdiği için. :)

Bu bebeklerin tadını çıkarmaya evde başlayacağım. Hazzı ertelemek diye harika bir yöntem var biliyorsun. Zaten 'Mabette bir gece' çantamda perişan oldu, onu bitirmeliyim önce.

Cuma vakti girdi, gidip iki dua edeyim. Bunlardan birini civcivi hasta olan Sakar kardeşime göndereyim. Hatta okuyucuya şöyle bir hizmetim olsun: bu yazıyı okuyan herkesin gönlünden geçen hayırlı dilekler kabul olsun inşallah. :)

My favourite writer is....



Esasında teknoloci güzel bişey okuyucu. Giriyorsun internete, tık tık tık seçiyorsun kitapları. Yapıyorsun ödemeni sanal sanal. Ertesi gün, parasını bir ay sona ödeyeceğin kitapları sevgiyle bağrına basabiliyosun.

Anlaşıldığı üzre bugün kitap sipariş ettim.

Kitap okumayı seviyorum okuyucu ama sipariş etmeyi daha çok seviyorum yeminlen. Zaten tersi olsaydı evde okunmayı bekleyen sürüyle kitap dururken yenilerini almazdım. Gerçi bu kez sipariş ettiklerimin hepsi Agatha Christie romanı. Bazıları eskiden bende olan ama ona buna dağıttıklarımdan hem de. Tuhafım ben zaten. Bir gün gaza gelir, "artık faydalı bir yaşantı sürdürcem uleyn!" naralarıyla romanlarımı dağıtır, başka bir gün de "neden Aşk ve Gurur'u kuzene verdim, neden, neden?" diye salya sümük dolaşırım ortalarda. Agathalarıma da çok yandım okuyucu, Allah'tan sağlam durumdakileri elde tutmuştum da tekrarlarla ruh sağlığımı korudum. :)

İşte şimdi, yine yeniden Agatha. Tabii ki akıllı bir hatun kişisi olarak ikinci el aldım hepsini. Üç tanesi İngilizce, yedi tanesi Türkçe olmak üzere on adet Agatha Christie kitabı. Beş adeti daha önce okuyup sevdiğim, beş tanesi sevilmeyi bekleyen. :)

Lakin diyorum ya, her şeyin bir zemanı var okuyucu. Evde en az on kitap var okunacak. Dün akşam kuzenlerden biri Yerdeniz Büyücüsü diye iki kitap verdi, "al bu da Harry Potter gibi bişey" diyerek. Bir de başka bir kitap sitesinde bekleyen siparişlerim var ki içlerinde son zamanlarda en çok istediğim kitap olan Agatha Christie otobiyografisi de bulunmakta.

Ordan bakınca Agatha Christie saplantısı olan biri gibi durdum galiba. Burdan bile öyle göründü bir an. Aslında bilsen ki benim bir de Ag modum var, herhalde topa tutardın beni okuyucu. Kitaplarım elime geçtiğinde bahsederim Ag modundan, çünkü o vakit kimseyi takmaz olacağım, istediğin kadar gülersin. :)

Sevgili günbük!



Sevgili günbük

Bugün hava tam kıvamında, ne yakıyor ne üşütüyor. Biraz fazla esiyor ama olsun.

İştahımı bastırmanın yolunu bulamadım hala. Dombili dombili dolaşıyorum. Hof!
Çeçil ister misin?

Yok vazgeçtim. Bütün soslu fıstıklarım senin olsun ama çeçilimi isteme benden günbük.

Murder in Mesopotamia'daki katili ve sebebi doğru bilmişim. Yannız cinayetin nasıl işlendiği (ki asıl olay o zaten) ve diğer bütün gizemleri ben de kazı ekibiyle beraber Poirot'dan öğrendim. Zaten herşeyi bilseydim o kadar eğlenceli olmazdı. Yani, iyi ki orta zekalıyım günbük. :P

Agatha'nın 10-15 kitabı kaldı okumadığım. Tek tek hepsini okuyacağım inşallah ama yine bloglara sardım bu aralar.

İngilizceyle tek muhabbetim e-book'ları orjinal dilinde okumaktan ibaret bu günlerde. Geçenlerde oturup güzel güzel çalıştım ama sonraki günler raftaki yerinden melul bakışlar attı bana kitap azmanı gramerim. Seviyorum kendisini ama bir süre kendimle başbaşa kalmalıyım. Sorun o değil, benim günbük!

Hayatımı düzene sokacağım yakında inşallah. Öğünlerimi makul miktarlara indirgeyeceğim. Akşamları vakit öldürmek yerine oturup adam gibi faydalı işlerle uğraşacağım. Üç aylara acele tarafından adapte olup, Ramazana girmeden önce manevi tarafımı bir güzel kuvvetlendireceğim.

Bunların hepsini yapacağım inşallah günbük. Lakin önce soslu fıstık ve çay eşliğinde blog okumak istiyorum. Ama yakında başlıycam. Valla bak!

Bir fincan kahve eşliğinde polisiye



Ne söylemesini bekliyordum bilmiyorum ama kesinlikle dramatik bir şey olacaktı. O tip bir insandı çünkü.

Arapça bir cümleyle başlayacağını kesinlikle düşünmemiştim.

Ancak olan buydu.

Kelimeler ağzından yavaşça, vakarla çıktı. Ve gerçekten dindar bir tavırla, ne demek istediğimi anlıyorsanız.

"Bismillahir rahmanir rahim."

Sonra İngilizce'ye çevirdi:

Merhametli ve şefkatli olan Allah'ın adıyla...

...

Agatha Christie'nin Murder in Mesopotamia'sının 26. bölümü yukarıdaki cümlelerle bitiyor. Bundan sonraki bölüm dedektifimizin (Hercules Poirot) olayın çözümünü bize sunduğu bölüm. Yani "aman Allah" nidalarıyla şaşıracağımız bölüm. Gerçi Agatha'nın sürüyle kitabını okumuş bir insan olarak genellikle dedektif açıklamadan önce katili bulmuş oluyorum. Burda da bir fikrim var, sebebi filan da buldum ama yanlış olabilir, madara olmayayım diye söylemiyorum. :)

Yukarıdaki parça bana çok enteresan geldiği için yazmak istedim. Agatha'nın ikinci kocasının bir arkeolog olduğunu ve onunla birlikte doğuda yıllarını geçirdiğini biliyordum. Başka kitaplarında da yukarıdaki gibi İslami göndermeler var ama yine de Poirot'nun (Agatha'nın en ünlü dedektifi) ağzından böyle bir girizgah yapması hoşuma gitti. Devamını daha okumadım, belki çözümle bir alakası olduğu için yazmıştır. Okuyacağız ve göreceğiz canlarım. Lakin kitabın en zevkli bölümü burası olduğundan tadını çıkara çıkara okumak istiyorum. Benim lugatimde bu bir fincan kahve demek. Ben gidip kahvemi alayım, sizleri yorumlarınızla başbaşa bırakayım. :)
...

Kahvemi yeni bölümü güzel güzel okurken değil, 27. bölümün ilk paragraflarını sizin için çevirirken içtim. Kıymetimi bilin.
"Bismillahir rahmanir rahim. Bu, yolculuğa çıkmadan önce söylenen Arapça bir cümledir. Eh bien, biz de bir yolculuğa çıkıyoruz. Geçmişe doğru yolculuğa. İnsan ruhunun tuhaf yerlerine giden bir yolculuğa.”

O dakikaya kadar “doğunun görkemi” denen şeyi anladığımı sanmıyorum. Dürüstçe söylemek gerekirse benim gözüme çarpan tek şey heryere yayılmış olan düzensizlikti. Ama M. Poirot’nun sözleri gözümün önünde acayip bir görüntünün belirmesine yol açtı. Semerkand ve İsfahan gibi sözcükleri düşündüm; uzun sakallı tüccarları; diz çöken develeri; alınlarına bağladıkları iplerden destek alarak sırtlarında devasa yükler taşıyan hamalları; ve kınalı elleri, dövmeli yüzleriyle Dicle kıyısında diz çökmüş çamaşır yıkayan kadınları. Onların tuhaf, ağlamaklı şarkılarını duydum ve su değirmeninin uzaktan gelen iniltisini...

Bunlar görüp duyduğum ama üzerinde düşünmediğim şeylerdi. Ama şimdi, bir şekilde farklı göründüler gözüme, sanki çürümüş bir şeye ışık tutulmuş ve aniden eski bir nakışın zengin renkleri ortaya çıkıvermiş gibi…

Çok güzel.

Neyse, katil kimmiş öğreneyim artık. :)

Bahtsız Amiral

Sabahları minibüs durağında suratımı astığımı görenler çoktur. Çünkü 15 dakika uzaklıktaki iş yerime giden minibüslerin hepsi tıklım tıkıştır, bir tanesinde ayakta duracak bir iki kişilik yer bulursun ama o da pek nazlıdır gelmek bilmez. Bu şartlar altında gülücükler saçmamı kim bekleyebilir sayın okuyucu.

Bu sabah da aynı ruh haliyle minibüs durağında bekleme yapıyor idim ki bir önceki paragrafta bahsi geçen tıklım tıkış minibüslerden biri geçti önümden. Kapısının dışından taşan iki üç kişi vardı, öyle bir sıkışıklıktan bahsediyorum. İşte bu kapıdan sarkan vatandaşların arasında, son basamağa yerleşmiş, başını bile doğrultamayacak kadar sıkışmış bir adamcağız gördüm. Göz göze geldik, acınası bakışlar attı bana. "Halimi gör de anla" der gibi. Bu talihsiz adamın kod adı Amiral'di sevgili okuyucu, bizim Sakar'ın Amirali. :)

Bu olay üzerine insanlar tarihimde ilk defa minibüs durağında kıkır kıkır güldüğüme şahit oldular. Hayırlı uğurlu olsun. :)

Ben bu yapıyı kilitlerim arkadaş!


Bugün misafirlerimiz var. Almanya'da yaşayan yengelerimden biri ve çocukları, halam ve kızı. Bir de kardeşimin kız arkadaşı! Çok modern bir aileyiz biz okuyucu. Bir araya gelip kaynaşacağız bakalım, Allah sonumuzu hayr eylesin. :)

İşin güzel tarafı bugün öğlene kadar çalışıyorum. Yani evdeki temizlik ve yemek faaliyetlerinden muafım. Böyle zamanlarda seviyorum işimi işte. :)

Bu hafta bir önceki haftadan çok daha ferah geçti. Ve çok çok daha iştahlı. Bütün hafta kuş kadar yiyerek verdiğim kiloyu aynen geri aldım. Bol bol da vicdan azabı çektim yerken. Ama bugün baştan izin verdim kendime. Böyle bir grup kolay kolay bir araya gelmez, en azından bunun şerefine yiyebilirim. :)
Başımda "yeme!" diye nöbet bekleyen yokken kendi kendime bahaneler uydurmamı rahatsız yapıma bağlıyorum. Sonra sıkı sıkıya bağladığım yapımı müsadenizle çekmeceme kilitliyorum. Bu haftasonu sınır yok, işte o kadar! :)

Yok yok iyiyim ben



Geçenlerde minibüs durağına doğru yürüyorum. Bir yandan da ne kadar yetersiz bir insan olduğumu düşünüp duruyorum. Tam acıların kadını moduna girmek üzereyim yan tarafta kaldırıma sıralanmış "tekstil sektörü" kızlarından biri "ayyyyy" diye çığırıverdi. Ne oluyor demeye kalmadan devam etti: "Yurtiçi kargoya giren çocuuu gördün müüüü?"

Bunun üzerine şöyle bir doğruldum sevgili okuyucu, "yok ya iyiyim ben" dedim, yoluma devam ettim. :)

Created with flickr slideshow.