I hate Stephenie!




Fantastik edebiyatı seviyorum. Okuduğum (yada izlediğim) şeylerin belli mantık sınırları içinde kalması gerekmiyor. Büyücüler, ejderhalar yada vampirler gerçekte yok diye "saçma" deyip de burun kıvırmam, oturur seyreder yada okurum. Ama gerçekleşebilir olayları konu almasa bile her hikayenin kendi içinde inandırıcılığı olması gerektiğini düşünüyorum.

Son günlerde Stephenie Meyer'ın Twilight serisine takıldım mesela. Vampir Edward ve insan Bella'nın ilişkisini anlatan serinin ilk kitabı (Twilight) bahsi geçen inandırıcılığı yeteri kadar sağladığı için o dünyaya kapılmak zor olmadı. Bir heves ikinci kitabı (New Moon) aldım elime. O da inandırıcılığına fazla zarar vermediği için bitirir bitirmez üçüncü kitaba (Eclipse) geçtim. İşte yazar o noktada saçmalamaya başladı! İlk iki kitabın nispeten inandırıcı dokusu kayboldu birden. Yine de azmettim ve bitirdim. Hatta dördüncüye (Breaking Dawn) geçtim. Serinin son kitabıydı Breaking Dawn, bitirip kurtulayım istedim. Bitirdim de ama yaşadığım en acı verici deneyimlerden biri oldu. :) O kadar kötü bir kitaptı ki, acaba fan-fiction'mı diyerek internette küçük bir araştırma bile yaptım. Orjinalmiş!

Yazar olduğunu iddia eden bir insanın kendi kurduğu dünyayı kendi başına yıkmadan (yada benim başıma) dört tane kitap yazamamasını anlıyorum lakin milyonlarca fanatiğin bunu görememesini anlayamıyorum. İlk kitapla dördüncü kitabın karakter isimlerini değiştirseniz kimse aynı yazarın elinden çıktığını anlamaz. Öyle bir farklılıktan (yada düşüşten) söz ediyorum. Bu seriye Twilight Saga değil de "Legend of the fall" ismi daha çok uyar bence!

Takıntılı karakterimin baskısı yüzünden (bitcek bu seri!) neler çektim görün. Ama ben kendime kızmıyorum, yazara kızıyorum. Sen git orjinal bir fikir bul. Uğraş didin populer bir ilk kitap yaz, insanları kurduğun dünyaya inandır. Sonra da pembe genç kızlık hayallerine alet et güzelim seriyi! Tüm gücümle kınıyorum!!!

I got the sucker! :))


Bu sabah bir haber seyrettim. Evet sadece "bir" haber seyrettim. O da Obama'nın bir röportaj yada basın açıklaması (demek tam seyredememişim) sırasında kendisine musallat olan sineği öldürmesi üzerineydi. Bunu görünce aklıma tek kanatlı bir sinek yüzünden ölen Nemrut geldi... diyemiycem çünkü yok öyle bir şey. :P

Haberi izlerken bir şey düşünmedim sevgili okur, sadece güldüm. Hem bunun haber yapılmasına hem de Obama'nın sempatik tavırlarına.

Yukarıda kafam kadar videosu var, açın bi zahmet kendiniz izleyin. :)

Nedense insanlar bu tür olayları çok büyütüyorlar. Bu yüzden ben de bi basın açıklaması yapayım dedim: "Amerikan sempatizanı değilim, sineğin akıbetine de üzüldüm. Olayı genel olarak komik bulduğum için yayınladım. Türküm, doğruyum, biraz tembelim." :)

Yani "Amerika bir can daha aldı" tadında yorumlara gerek yok. Lüffen yani!

İzleyin. Gülün. Dağılın. O kadar. :)


Doğum günü ve 1100 gram kutlaması


Haftasonu yine kontrol vardı, bu kez 1100 gr vermişim(yeeey)
600 gr'ı duyunca üzülüp teselliyi dondurmada aramıştım. 1100 grama çok sevindim, dondurma yiyerek kutladım. (Haftasonları cozutmasam daha fazla kilo vericem sanki. :)
Sonunda dişe dokunur bir sonuç aldığımı gören diyetisyen kişisi haftada bir dondurma izni verdiği için bu kez vicdan azabı duymadım ama. Gerçi kornet tarzı kalorili dondurmalardan yeme demişti sanki, tam olarak hatırlayamıyorum. :P
Bir sonraki randevu 25'inde ve listem değişecek. Bu sürede beklenenden iyi bir performans gösterirsem yeni izinler koparabilirim belki. Olur veya olmaz, motivasyonumu bu umuda bağladım bile. :)

Pi-Es: Bugün "blog aleminin mumdan kanatlı adamı" Sacid'in doğum günü. Happy birthday düd! :)

Koç güzellemeleri nambır bilmem kaç!


Bugün geç uyandım. Evden çıkmam gereken saatten bir kaç dakika önce... Hızla hazırlandım ama kahvaltı yapamadım tabii. Rejime başladığımdan beri ara öğünler ve öğle yemeği için yanımda bir şeyler getiriyorum. Bu kez kahvaltı öğününü de getirmem gerekti. İşe geldim, yukarı çıkıp ellerimi yıkadım, çay demledim sonra da aşağı indim. Tam kahvaltımı yapacağım Koç yanıma bir sandalye attığı gibi kahvaltısını yapmaya başladı! Bu olay benim masamda cereyan ediyor. Yanıbaşıma bir sandalye atmadan (bu ne samimiyet ya) önce sorması gerekmez mi yoksa ben mi fazla naneyim?

Yıllar önce yemekhanesi olan işyerlerinde çalıştığım oldu ama uzun zamandır yemeklerimi kendi masamda yalnız başıma yediğim için birilerinin yanında yemek yiyemiyorum. Hani pohaça simit olsa bir derece de rejim yüzünden ortaya peynir domates gibi şeyler çıkarmam gerekiyor. Onu da yapamıyorum tabi. Bu nedenle Koç'un kahvaltısını bitirmesini beklemek zorunda kaldım.

Ama adam nerden bilecek değil mi? Ben de öyle dedim zaten. "Derya, biraz anlayışlı ol, bilmiyor ki" dedim. Ama yemeğini şapur şupur bitiren Koç kişisi bir sigara yakıp pişkin bir edayla "ben gideyim artık, sen tedirgin oldun, kahvaltını yapamadın" deyip güldü!

Daha önce de söylemiştim sayın okuyucu ben çok kibar bir insanım. Sadece döndüm ve gülümsedim. Tek kelime etmedim. İşte blog sahibi olmak böyle zamanlarda çok iyi oluyor. :)

Sıcaklar ve sonuçları



Bugün hava çok sıcak Anabel. Yazlık pardesüm dar geldiği için (yazdan bu yana epey kilo aldım hof) mevsimlik pardesümle geziyorum bir haftadır. Pek severim kendisini ama artık vedalaşmanın vakti gelmiş, anladım. Bu sıcaklarda siyah çekilmiyor. Haftasonu kendime yazlık bir pardesü alsam iyi olacak. Böyle açık renk, ince püfür püfür bir şey. Yazlık kıyafetleri yaz başında almamak lazım aslında, en pahalı oldukları zaman çünkü. Lakin yapacak bir şey yok. Annemin kredi kartını cebe atıp (benimkileri kapatmıştım hatırlarsan) alışverişe gitmeliyim.

Parfüm çok sevmem ama yazın bol kullanmak gerekiyor. Deodorantlar da bir yerden sonra yetersiz kalıyor. O nedenle Johnson's baby'nin kolonyalarından aldım. Parfümden hem daha güçlü, hem daha ferah hissettiriyor. Ama kendimi kolonyayla sıvadığım bir gün (yes I did!) tenimi cayır cayır yaktı nedense. Herkese aynı mı etki ediyor benim alerjim mi var anlamadım. O zamandan beri sadece kıyafetlere serpiştiriyorum.

Sıcakların bir diğer sonucu: dondurma. Her yanı dondurma sardı ve ben rejimdeyim! Kara bahtım kem talihim modunda geziyorum akşamları evde. Tamam geçen hafta 600 gr'ı protesto etmek için yemiştim doyana kadar ama canım yine istiyor. İstiyor napıyım ya!

Son olarak, sıcaklar=ter=koku denklemini benim kadar takmayan yurdum insanı toplu taşıma araçlarını cehenneme çevirdi bu günlerde. Tamam hava çok sıcak terliyoruz, daha çok terleyeceğiz. Ammaaa evden çıkmadan bir duş al be güzel kardeşim! Olmadı ıslak mendille sil kendini. Deodorant sür, kolonya sür, bir çaba göster! Ben birinin koktuğunu hissedince ağız yüz yamultanlardan değilim. Farkettiğimi belli etmemeye çalışırım. Empati filan yaparım ama son günlerde bir kaç kez bulunduğum konumu değiştirmem gerekti elimde olmadan. Öyle bir kokudan bahsediyorum işte! Lütfen daha hassas olalım.

Toplumu da bilinçlendirdiğime göre gidebilirim. :)

Hepinize hayırlı cumalar...


Mabette bir gece









Kitabın kapağı ve adı çok şeyler vadediyor ama içeriğinin görüntüyle bir alakası yok. Yazar evliliklerdeki hataları (özellikle erkeklerin yaptıkları hataları) gerçek hayat hikayeleriyle anlatmak istemiş. Güzel bir kitap, hemen bitiveriyor ama bekar hanımlar okumasalar daha iyi olur bence. Erkeklere olan güveniniz (tabi varsa) yerle yeksan olabilir. :)












Bir sonraki kitap Samiha Ayverdi'den "Mabette bir gece". Samiha Ayverdi'nin dili en iyi kullanan yazarlarımızdan biri olduğu söyleniyor. Denildiği kadar iyiyse Kubbealtı Akademisini bol bol ziyaret edeceğim demektir. Valla bana uyar, oralarda gezecek çok yer var nasıl olsa. :)

Kitaplar ve fotoğraflar



Pazar gününü evde geçirdim. Okumakta olduğum iki kitabı bitirdim. Okunacakları toparladım, seçimlerimi yaptım. Tek bir kitabı alıp okuyup bitirdiğim azdır, genelde birinin ortalarındayken bir başkasına başlarım. Ruh halime yada okuduğum yere göre değişik kitaplar seçerim. Huyumu bildiğim için daha baştan yaptım seçimlerimi:








Main book tabir ettiğimiz kitap Esra Nuray Sezer'in Evim, Eşim ve Kedim adlı kitabı. Asıl okuyacağım, çantamda dolaştıracağım kitap budur yani.









Teri hatcher'ın Burnt Toast kitabını İngilizceme faydası dokunsun diye aldım. İş yerinde okuyacağım çünkü sözlük karıştırmak sinirimi bozuyor. Burada internetten bakmak çok daha kolay geliyor. O nedenle Burnt Toast ofis kitabım.








Bir de ara kitap diye bir şey vardır, en azından benim literatürümde. Bu kitap (Fotoğraf Teknik Okumaları) o pozisyon için idealdi. Çünkü kitap fotoğrafçılık tekniklerini fotoğraflar üzerinden anlatıyor. Kaldığın yer önemli değil yani.

Bu arada kitap fotoğrafları çekmek hoşuma gitti. Bol bol çeker yayınlarım artık. :)

Aldım aldım çektim


Alışveriş yapmak kadar insanı motive eden bir şey var mıdır acaba?

Cumartesi günü, almak istediklerimin hayali aklımı öyle bir çelmiş ki şirketteki üç buçuk yıllık tarihimde ilk kez avans istedim. Maaş günü avans istiyorum, ne kadar kibarım değil mi?

İşte avans olarak maaşın yarısını cebe atınca planlarımı uygulamak üzere kendimi yollara attım. Eve yukardaki bebeklerle birlikte döndüm. Bir de kurabiyeli dondurma vardı ama o buzdolabından mideme hızlı bir geçiş yaptığı için fotoğrafta yok. :)

Bu arada 600 gr vermişim ne güzel di mi!

Yıkılan hayaller



Büyük bir umutla yapılmış cumartesi planları:
Diyetisyen... İlk kontrol
Eminönü... Kart okuyucu ve şarj edilebilir pil + makina
Beyazıt... Devam ediyorsa kitap fuarından bir iki kitap
Şirinevler... Haftasonu kaçamağı niyetine Hacı Bozan kup dondurma
Market... Diabetik reçel, galeta, 8x4, kahve fincanı
Ev... Dinlenmasyon

Patronun maaş vermeye niyetli olmadığının anlaşılması üzerine:
Diyetisyen... ilk kontrol
Ev... yatak... hüngür hüngür ağlamasyon
:)

Ne istersen onu!

Her insanın hırsları vardır.

Hırsları demeyelim de dünyaya dair istekleri yada hedefleri diyelim. Daha çok kazanmalıyım! Daha yükseğe çıkmalıyım! Daha iyi olmalıyım! Daha çok okumalıyım! Daha çok öğrenmeliyim! Daha güzel görünmeliyim! Gibi...

İstenilen iyi de olsa hiçbir konuda kendini sıkmamak lazım esasında. Yaratılış amacından sapmadan ne istiyorsan onu yap, ne istiyorsan onu oku, nereye istiyorsan oraya git...

Şu ara havalar da güzel, saldım gitti. Hiçbir şey öğrenmek zorunda değilim. Olduğumdan daha iyi olmak zorunda değilim.

Öyle işte. :)

Yedinci Uluslararası Türkçe Olimpiyatları

Son yıllarda uluslararası platformda tanınmak adına pek çok girişimlerde bulunuyoruz. Ama bence çok yanlış bir politika yürütüyoruz. Özgün yönlerimizi ortaya çıkarmak yerine globalleşmenin tek yönlü akıntısına bırakıyoruz kendimizi. En ileride olanın imajını kopyalayarak isim yapmak peşindeyiz. Onlarla kendi alanlarında yarışmaya çalışıyoruz. Bu yolla biraz duyurduk ismimizi doğru, ama kaybedilen değerlerin yanında kazandıklarımızın lafı bile edilemez.

Nedendir bilmiyorum, kültürümüzü tanıtmak istediğimizde ilk yaptığımız dansöz oynatmak oluyor! Halbuki oryantal Arap kültürünün bir parçası, bizimle uzaktan yakından alakası yok. Amaç dikkat çekmek orasını anladık. İki göbek atıyoruz, dikkati topluyoruz sonra sıra "biz de sizin gibiyiz" mesajı vermeye geliyor! "Bakın bizler çok gelişmiş, açık görüşlü insanlarız. Sizin gibi giyiniyoruz, sizin gibi yaşıyoruz. Bunun bir parçası olmayı reddedenleri de yavaş yavaş sindiriyoruz."

Neden bu kadar ezik bir milletiz anlayamıyorum!

Ama son günlerde yapılmakta olan bir faaliyet bana yeniden umut verdi. Uluslararası Türkçe Olimpiyatlarından bahsediyorum. Türk dilini dünyaya yaymaya, Türk kültürünü tanıtmaya çalışan bu organizasyonu düzenleyenleri çok takdir ediyorum. Gelişmenin bundan daha hızlı ve daha güzel bir yolu olabilir mi? Giderek artan katılım oranları başarının hızını açıkça gösteriyor zaten. İlk yıl 17 ülke katılmış olimpiyatlara. Bu yıl yapılan yedinci olimpiyatlarda ise Amerika'dan Zambiya'ya uzanan 115 ülke yarışıyor. Binlerce çocuk bir yıl boyunca bu yarışmaya hazırlanıyor. Yarışma zamanı bir çok milletten insanlar ülkemizde bir araya geliyor. Kültürler kaynaşıyor. Kimliğimizden bırakın vazgeçmeyi onu güçlendirip yayarak gerçekleşiyor tüm bunlar. Yani ilerlemek için illa da bayrak renginde oryantal kıyafet giyip göbek atmak gerekmiyor!


Diyet listesi

Sabah kahvaltısı (7:00-7:30)
2 kibrit kutusu peynir
2 ince dilim çavdar ekmeği
domates salatalık marul vb
5 adet zeytin
1 tatlı kaşığı bal veya reçel (istek üzerine)

Ara öğün (10:00-10:30)
1 adet galeta
1 adet kuru incir veya bir yemek kaşığı kuru üzüm

Öğle (13:00-13:30)
2 yumurta büyüklüğünde et (yada balık, tavuk, yumurta, peynir)
2 ince dilim çavdar ekmeği
salata (limon, sirke ve bir tatlı kaşığı yağ kullanılabilir)

Ara öğün (15:30-16:00)
1 kutu (bardak) süt
2 adet galeta yada yarım sade çubuk kraker)

Akşam (19:00-19:30)
1 kepçe çorba
sebze yemeği (4-6 yemek kaşığı)
3 yemek kaşığı yoğurt
1 ince dilim ekmek

Gece (20:30-21:30)
200-250 gr mevsim meyvesi (2 porsiyon)
1 adet galeta veya 2-3 adet diyet bisküvisi

*Her gün 6 bardak su

Bu liste benim beslenme alışkanlıklarıma göre düzenlendi ama aslında genel hatlarıyla bütün diet listeleri böyle oluyor sanırım. Saatleri değiştirmek yeterli. Aşağıya bir kaç meyvenin birer porsiyona denk gelen miktarlarını yazıyorum. Herhangi iki tanesinden birer porsiyon veya bir tanesinden iki porsiyon yenebilir(gece öğününde.)

armut, elma, muz, şeftali= bir orta boy
çilek, dut=bir su bardağı
karpuz, kavun=bir ince dilim
kayısı=bir-iki adet
kırmızı erik=5 adet
kiraz=12 adet
kivi=1 adet
taze incir=1-2 adet
üzüm=15 tane
vişne=14 adet
yeşil erik=10 adet

Bindik bir alamete gediyoz kıyamete

Sonunda şikayet etmeyi kesip harekete geçmeye karar verdim. Geçtiğimiz cumartesi diyetisyene gittim. Diyetisyene de para verilir mi diyenlere (illa itiraz olacak ya sanki) geçen sene onbir kilo verdiğimi hatırlatmak istiyorum. Yani olay kilo vermek değil bunu olduğunca sağlıklı yapmak ve verdiğin kiloyu korumak.

Neyse doktor (diyetisyenler de doktor oluyor mu ki?) beslenme alışkanlıklarımı ve tabii ki hali hazırdaki kilomu baz alan bir liste hazırlayıp elime tutuşturdu. "Bir hafta harfiyen uy, sonra görüşelim" dedi. İlk tepkim "bu listeyle kilo verebilecek miyim?" oldu. Ukalalık değil de, çok hevesliydim sevgili okuyucu. Böyle beni zorlasın, canımı çıkarsın, iki haftada manken etsin istiyordum. "Yok" dedi hatun, "sen buna uy, gerekirse sonuca göre değiştiririz." Şimdi iyiki azaltmamış diyorum. Aslında çok da aç kalmıyorum ama çeşit yetmiyor. İçmeme izin verdiği iki fincan kahvenin "bir tanesi yeter" diye artizlik yapıyordum ama bir dahaki hafta elimden alacak diye ödüm kopuyor! Tüm bunlar bir buçuk günlük bir rejimin ardından oluyor!

Devamlı kusurlarımı söyleyip duruyorum ya, bu kez bir değişiklik yapayım. Aslında bir şeyi kafama koyduğumda iradenin gözüne vurabilirim. Yani ne kadar sızlansam da bu yola girdiysem gereklerini yerine getireceğim inşallah. Sonucu hep beraber göreceğiz çünkü kilo verdiğimde havasını satmadan, veremediğimde başımı bloğun duvarlarına vurmadan duramam. Gayet basit, duramam yani! :)

İtiraf ediyorum: yüzeyselim


Arkeoloji Müzesi

Türk-İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi

Dün kahvaltımı yapar yapmaz kendimi yollara attım. Amaç Topkapı müzesini ziyaret etmekti ama Türk-İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi ve Arkeoloji Müzesinde o kadar çok vakit harcadım ki Topkapı'ya dermanım kalmadı. İç avluya kadar girmiş olmama rağmen müze-sever tarafımı susturup kendimi hızla dışarı attım. Açlık zor şey azizim, ne kültür dinliyor ne sorumluluk.

Bak şimdi, sorumluluk dedim ya, tuhaf bir şey bu. Bir müzeye girdiğimde her yerini gezmek zorunda hissediyorum kendimi. Gittiysen gezeceksin tabi ama karışık düzenlenmiş müzelerde işkenceye dönüyor bu durum. Acaba bir şey kaçırdım mı, görmediğim bir yer kaldı mı?

Dün Arkeoloji müzesinde hızlı hızlı dolaşırken fazla detayın beni yorduğunu farkettim. Camekanların arkasındaki parçaların herbirine tek tek bakmayıp hızlı geçiyordum, son derece yüzeysel bir ziyaretçiydim yani. Tamam bir yandan açlıkla savaşıyordum ama yerim ve yenim geniş olsaydı bile bakmazdım herhalde. Tabi yukarıda bahsi geçen "sorumlu (yada sorunlu) kişilik bundan çok rahatsız oldu. "Sen bayağı sığ bir hatun oldun" dedi bana. Ben de vicdan azabı duymak yerine işi yüzsüzlüğe vurdum, hızlı turuma devam ettim. Sonra yine kendimle ilgili bir tespitte bulundum(başka işim yok malum.) Farkettim ki ben müzeleri gerçekten seviyorum(gidip durduğuma göre) ama sadece ortamı seviyorum. Güzel dizaynlar, etrafımı çevreleyen tarihi unsurlar, her milletten insanlar. İşte ben bunları seviyorum. Binlerce parçaya tek tek bakmak gibi bir isteğim olmadığı gibi, baktığımda beni benden alacak bir ruh haline de girmiyorum. İçinde olayım, dolaşayım, havasını soluyayım yeter yani.

Benim kadar yüzeysel olmayan tarih dostlarına tavsiyem muhakkak görün bu müzeleri. İkisi de çok güzel. Teknoloji ve bilim müzesinin dizaynı çok iyiydi, içindeki parçalar eski yazmalardan yola çıkılarak yapılmış yeni modellerdi. O zamanki bilimin geldiği noktayı görünce şaşırdım doğrusu. Arkeoloji müzesi ise oldukça kapsamlı bir müze. Eski Mısır'a ait lahitler ve mumyalar bile vardı içinde. Lahitlerin olduğu bölüm muhakkak görülmeli bence.

Benim gibi ortamsever insanlara da tavsiye edebilirim bu iki müzeyi. Ben en az bir sefer daha gideceğim inşallah. Özellikle Arkeoloji Müzesinde şöyle bir turlayıp (kesin bir yerlerini kaçırdım) araya serpiştirdikleri koltuklara kurulmak ve bir süre kitap okumak istiyorum. Bu beni yüzeysel biri yapıyorsa yapsın, artık pek umursamıyorum.

Created with flickr slideshow.