Sürekli Şikayet Eder'den Sürekli Okur'a geçiş bildirisi

Biyografi okumayı severim, otobiyografileri daha bile çok. Agatha Christie kitaplarına bayılırım, otobiyografisine daha bile çok. :)

Agatha Christie otobiyografisini yazmış, Altın Kitaplar Yayınevi de bunu Türkçe'ye çevirmiş. Yayında ve yapımda emeği geçen herkese teşekkür edesim var. Bir de, genelde kitap fiyatlarını makul sınırlarda tutan yayınevine bu kitabında aynı politikayı uygulamadığı için sitem edesim. 25 tl bir kitap için çok olmayabilir ama ayda bir iki kitap okuyorsanız geçerli bu. Sürekli okuyan insanlar (bu ara onlardan biri değilim) için değil.

Neyseki elimdeki kitaplar bitmeden sipariş vermeyeceğim, o zamana kadar da yayınevi aklını başına toplayıp kampanyaya gider diye umut ediyorum! Çünkü çok yakın bir zamanda "sürekli okur" moduna geçmeyi planlıyorum.

Mutluluk=Kabullenmek

Liseden mezun olduğumda en yakın arkadaşımla beraber amaçlarımızı maddeler halinde yazdığımız bir liste hazırlamıştık. İşte güçlü ol, uyumlu ol, iyimser ol filan. Yazdığımız kağıdı yanımızda taşımanın bir faydası olmadı tabii, neysek o olmaya devam ettik. Ama ben listeler yapmaktan vazgeçmedim. Hiç bir faydasını görmeden bir sürü planlar yaptım durdum. Zaten amaçlarım o kadar soyuttu ki bırakın bir kağıt parçası üzerine yazmayı, tez yazsam ortaya somut bir fayda çıkarmam çok zordu. :)

Sonradan anladım ki hedeflerden çok onlara ulaştıracak yöntemleri belirlemek gerekiyor. Bart Simpson misali tahtaya 100 defa "kendimi seveceğim" yazmanın faydası yok. Bunun yerine listenin birinci sırasına "beş kilo vereceğim" yaz mesela. Bak beş kilo gidince nasıl da seveceksin kendini. Pratik olmak lazım azizim. :)

İnsanın bütün hedeflerini ortak bir paydada toplamak mümkün aslında. Paydanın adı da mutluluk tabii ki. Mutlu olmak için illa süper bir karakter olman gerekmediğini anladıktan, bir de bunu güzelce hazmettikten (ki asıl acılı süreç bu) sonra yapılacak şey listeleri çöpe atmak, kendini değiştirmekten çok sevmeye çalışmak. Zaten yaş ilerledikçe kaybettiğimiz enerjinin yerine sağduyu, bilgelik, hoşgörü gibi şeyleri koyuyoruz. Bir nevi teselli mekanizması yani. :)

Bu bilince ermiş ama daha hazmedememiş bir insan olarak eski listelerimden vazgeçmekte zorluk yaşıyorum. Hala üstün nitelikli bir kişizade olmaya dair umudumu kaybetmedim. :) Amma velakin bunu mutluluk değil gurur vesilesi olarak görüyorum artık. Mutlu olmak için bugünkü hedeflerim ise şunlardan ibaret:

*Beş kilo vereceğim
*Fotoğraf makinam için card-reader alacağım.
*Kaymaklı kadayıf yiyeceğim.

İlk ve son maddenin birbiriyle çelişmesinin önemi yok. İşte mutluluk bunu kabul edebildiğin zaman başlıyor bence. Meraklısı (sacid) için tekrar yazalım: Happiness comes when you accept it's possible to have some conflicting goals at the same time. It's about "accepting" brada. :)

Bazen nerden girip nerden çıktığımı ben de anlayamıyorum. :)

Yüzonsekizinciyazı

118 için kolları sıvadım ama ortada yakınmalık bile konu yok! Gerçi amaç yakınmaksa bahane bulmak zor değil. Rahatsız iş arkadaşım Koç var mesela yada kilolar yada yetersizliklerim yada istikrarsızlıklarım! Siyasetten, gündem takibinden haz etmediğim için bütün memnuniyetsizliklerim kendime dönük oluyor tabi. Olsun, kendinle uğraşmak gelişim için kapıları açık tutmanın en kolay (lakin en acılı) yolu sonuçta. Siyasilere kızsam köpürsem bana ne faydası var, diy mi ama? :)

Fekat bir kerede, hani değişiklik olsun diye, hayatı(mı)n iyi tarafına bir bakış atayım desem, bunu da şu dakika yapsam mesela: Hmmm...Hmmmmmmm. Evet. :)

Çok zor değil aslında ya. Misal nelere şükrediyorum: Sağlıklıyım(elim ayağım tutuyor manasında), akıllıyım(zeki demedim bak), müslümanım(pardon bunu ilk sıraya alıyorum), annem babam kardeşlerim yanımda(düşe kalka geçinsek de), kendi paramı kazanıyorum(üç kuruş ama olsun), efendime söyliyim gezip tozabiliyorum(küçük çapta tabii), bir de en önemlisi zaman zaman kesintiye uğrasa da hala geleceğe dair güzel umutlar besleyebiliyorum. Bu sonuncuyu edebiyat olsun diye yazmadım, bunun gerçekten şükredilmeye değer olduğunu düşünüyorum.

Bu kadarcık iyimserlik bugüne kadarki huysuzluklarımın etkisini, bir nebze olsun, gidermeye yeter diye umsam da hayatıma güzellik katan bir kaç küçük şeyi daha eklemek istiyorum:

Fotoğraf makinam
Balkon manzaram
Kitaplarım
Anabel
Dualarım

Sevgili okuyucu, sen de yukarıdaki gibi ana unsurlar dışında kalan küçük mutluluklarının listesi yapmaz mısın? Niye diye soracak olursan ve karşılığında cevap alamasan üzülür müsün? Yapsan eline mi yapışır, artiz misin? Bu son paragrafın ardından beni okumaktan vazgeçmez misin? Lütfen :)

Angels and Demons and years!

Dün akşam Sakar'la Melekler ve Şeytanlar'a gittik. Film beklediğimden çok daha iyiydi. Kitabını yıllar önce okuduğum için hikayeye tam olarak sadık kaldılar mı anlamadım ama ana hatlarıyla hatırladığım gibiydi. Bir kez daha okursam yine böyle mi düşünürüm bilmiyorum ama filmi sevdim. DaVinci Şifresinden daha güzeldi bence.

Eskiden, çok daha gençken, bu tür filmler izlediğimde kahramanlarına fena halde özenirdim. Kendi dalında uzman olmuş, kültürlü dünya insanlarına yani. İçimde bastıramadığım bir huzursuzluk peydah olurdu. Hayatımı çok boş geçirdiğimi düşünür üzülürdüm. Dünkü filmde baş karakterlerimiz yine öyle kişilerdi ama bu kez pek etkilenmedim, en azından eskisi kadar değil. Burdan da, tahmin edebileceğiniz üzere, yaşlanmış olduğum sonucunu çıkardım. Son günlerde her sokak oraya çıkıyor zaten...

Şiştim yav!

Doktor muayenesi için sıra bekleyen çifte "siz evli değil misiniz, beraber girin içeri" dedim. Adam "evliyiz ama belki özel bi sorunumuz var!" gibi bir cevap verdi. "Abicim evlisiniz işte, daha ne özeli ya?" diyemedim tabi.

Kadının biri yanına oturan herkesin tahliline bakıp kendi çapında analiz yaparken öylece seyrettim. Aynı kadının kızı otuzsekizinci defa gözlüğüm evde kaldı iyi göremiyorum diye basın açıklaması yaparken fena halde bunalmış olmama rağmen başımı önüme eğip kitap okumaya devam ettim.

Numara sırasını kontrol edecek bir makina yada insan olmadığı için bu iş bize kaldı. Bana "içerdekinin numarası ne?" diyerek sıra soranlara yardım ediyorum ve numarasız olduğu için onun girmesine göz yummuyorum diye "bu kız insanlara sen gircen, senin sıran gelmedi diye kafasına göre ayarlama yapıyo" mealinde laf atan kadına sadece "numara sırasına göre söylüyorum hanımefendi" demekle yetindim.

Tahlillerime bakarken kafasını kaldırıp bana bakan ve "kilo da var" diyen doktora zaten ne söylesem boştu! :)

Günün ilk yarısında şişim şişim şiştim anlayacağınız, bundan sonrası geri sayım. :)

Çok şükür

Yine turların arasında kayboldum. Ne kadar çok seçenek var. Gerçi zaman-para-ilgi süzgeçlerinden geçince geride bir avuç alternatif kaldı ama eleme işlemi hevesimin önemli bir kısmını öldürdü diyebilirim. "Neden daha çok kazanmıyorum ben ya" konulu depresyon da cabası. Tebdil-i mekandan maksat rahatlamak hesapta amma o bile parası olana azizim. Neyse nankörlük etmeyeyim. Biri kültür (Bursa) diğeri doğa (Yedigöller) olmak üzere iki adet günü birlik gezide karar kıldım. Koca bir yazın hararetini almaya yetmeyecek tabi ama bu kadarı da büyük nimet, şükretmek gerek.

Tuhaf bi bakış açısı belki ama


Eurovision'u seyrettim. Tasvip etmiyorum ama seyrettim. Alışkanlık işte. Hatta kendisine yada yaptığı işe herhangi bir sempati duymasam da Hadise ilk üçü zorlarken bayağı heyecanlandım. Milliyetçi damarım kabaracak yer bulamamış gibi böyle saçma bir yarışmada gösterdi kendini. Yalnız sonuçta yarışmayı Norveç kazandığında, hemen olmasa da üzerinde düşününce, sevindim. Hani ecnebilerin bi lafı vardır "sex sells" derler. Pek çok kişi bu nokta üzere kuruyor ya artık pazarlama stratejisini, işte onca açık saçık hatunun arasında o sevimli velet kazanınca hepsine kapak oldu, ona sevindim. :)

İyi değilim galiba

Sabah bilgisayarı açar açmaz ilk işim yurtiçi turlarını araştırmak oldu. Bu sene ailecek tatil biraz zor görünüyor o nedenle tek başıma yapacağım küçük gezilerle idare edeceğim galiba. Belki de böylesi daha iyi olur. Daha önce görmediğim yerleri görebilirim, yeni insanlarla tanışabilirim ve bol bol fotoğraf çekebilirim. Hem de bunları bir iki günde ve çok daha uygun fiyatlarla yapabilirim.

Hmm yine de insan tatilini ailesiyle geçirmek istiyor ya.

Yok yok, yeni insanlar, fotoğraflar, doğa, özgürlük falan filan. Hem kesene daha uygun. Günü birlik geziler bile var. Acı yok Rocky, acı yok! Seni sen yapan yeteneklerin değil seçimlerindir Rocky! Kartallar yalnız uçar Rocky! Yürü Rocky, hatta koş Rocky, kim tutar seni Rocky!

Ghajini vs RNBDJ



Takip edenler bilirler, Bollywood'un zirvesine oynayan iki kişi vardır: Aamir Khan ve Shahrukh Khan. Oyunculuk söz konusu olduğunda Aamir Shahrukh'a tozunu yutturur ama Shahrukh'un şeytan tüyü daha uzundur. :) 2008 yılında bu iki oyuncu birer hit filmle karşı karşıya geldiler. Shahrukh'un "Rab Ne Bana Di Jodi" sini bir iki hafta önce seyrettim. Aamir'in Ghajini'sini de dün akşam. Farkettim ki bu iki film arasındaki karşılaştırma başrol oyuncuları arasındaki karşılaştırmaya benziyor. Şöyleki Ghajini bence daha iyi bir film, daha kaliteli bir yapım ama Rab Ne Bana Di Jodi'yi daha çok sevdim. Aamir oynadığı filmleri cımbızla seçiyor, hepsi de çok kaliteli yapımlar oluyor. Shahrukh ise en sevilen oyuncu ünvanını ardı ardına çektiği populer filmlerle koruyor.

Duyduğuma göre Ghajini gişede RNBDJ'yi yenmiş. Hint seyircisinin, Hollywood'un keskin hatlı realizmini Bollywood'un masalsı romantizmine tercih etmeye başladığının bir göstergesi bence bu. Çünkü Ghajini karanlık bir film. Müzikal yönü de bir Hint filmine göre çok zayıf. Şarkılar var ama hem güzel değiller (en son sahnede fonda çalan hariç) hem de aralara birer tutam serpiştirilmişler. Ayrıca bir tek doyurucu dans sahnesinin olmaması da büyük bir kayıp. Yani dansları ve şarkıları olmasa neden Bollywood'u Hollywood'a tercih edelim ki? Ama bunun dışında gayet güzeldi. İlk defa izlediğim Asin'i çok beğendim, Aamir her zamanki gibi çok iyiydi. Bir de Tarantino'yu anımsatan dövüş sahnelerini sevdim. :)

Biraz da "Rab Ne Bana Di Jodi" den bahsedelim. Sıradan insanları konu alan güzel bir aşk hikayesi. Klasik bir hint filmi, yani Müzikal/romantik komedi. Oyuncular çok sempatik. Shahrukh normalden çok farklı bir karakterle çıkmış karşımıza. Hafif sünepe ama çok şeker, orta yaşlı bir adam. Dedim ya adam da şeytan tüyü var hangi şekle girerse girsin seviyorsunuz.:) Kadın başrol oyuncusu Anushka Sharma ilk filmi olmasına rağmen oldukça rahat bir oyunculuk sergilemiş, Shahrukh'un yanında kaybolmamış. Şarkılar güzel, danslar güzel. Sabun köpüğü gibi bir film, akıp gidiyor işte. Bir hint filminden bundan fazlasını bekleyen taş olur, şansınızı zorlamayın. :)

Son olarak şunu da belirteyim, içimde kalmasın: Aamir'i de Shahrukh'u da seviyorum ama şimdiye kadarki Bollywood deneyimlerime dayanarak söyleyebilirim ki, bence Bollywood'un en iyi oyuncusu Amitabh Bachchan'dır.




Geç olsun da güç olmasın

Bunca yıldan sonra tarih değil bilim insanı olduğumu farkettim!
Şimdi bilim insanı deyince aklınızda icatlar, IQ değerleri, formüller filan uçuşmasın. :) Sadece şunu anladım, "geçmişte olan bitenden çok hali hazırda sürmekte olan şeylerin nasıl işlediğini öğrenmeye ihtiyacım var". Zaten kafam ikinci konuda daha iyi çalışıyor galiba. Şimdiye kadar tarihe duyduğum ilginin bir zararını görmedim ama artık odağımı diğer tarafa kaydırsam iyi olacak sanırım.

Hayatınızı karartmadan önce!!!

Geçenlerde aile planlaması konulu bir reklam izledim. Daha doğrusu aynı reklamın iki farklı versiyonunu izledim. İkisinde de kurgu aynıydı zaten. Kadıncağızın biri (!) elinde bebeğiyle kalakalıyor. Suratında "öldüm ben" ifadesi, kameraya dönüyor ve etraf kararıyor. Nasıl acınası bir manzara, ne kadar kötü bir durum anlatamam! Neymiş, kadının çocuğu olmuş!!!

Ağzım açık kaldı, bu nasıl bir bir bilinçsizliktir anlamadım. Hadi desen ki şu kadar çocuk anasız babasız, insanlar sefil, bakamayacağınız çocuk doğurmayın filan. Tamam bunları anlarım ama sen diyorsun ki çocuk sahibi olmak çok kötü bir şey, hayatınızı karartır, size engel olur, bilmem ne! Annelik gibi şerefli bir görevi kadının ayak bağı sayıyorlar, hatta anladığım kadarıyla çok büyük bir haksızlık sayıyorlar! Cahilliğin bu kadarına da pes! Hatta ayıp ya, vallahi ayıp!

Huzursuzluk nimeti

Uzun süreli gaflet halimin son demlerindeyim. Çok şükür. İnsan hayatını, nefsini meşgul -ve de memnun- etmeye programlayınca, içindeki boşluk gittikçe büyüyor. Bir süre sonra baş edemez oluyorsunuz. Ardından çöküş geliyor, ki aslında bu iyi bir haber. Artık kalkma zamanının yakın olduğunu gösteriyor çünkü.

Ama insan kendini tamamen nefsinin eline bırakmayı seçerse, o zaman vicdan azabından kurtuluyor. Sürdürdüğü yanlış hayat rahatsız edici olmaktan çıkıyor ve net olması gereken prensip çizgileri solmaya başlıyor.

Ne kadar tuhaf. Tam tersi gibi görünmesine rağmen bu iki halden birincisi Rabbimizin bize duyduğu rahmetin bir işareti. İkincisi ise bizden vazgeçtiğinin, yani çok ama çok kötü bir durumda olduğumuzun! Bu nedenle, insanın bazen hissettiği huzursuzluğa bile şükretmesi gerekiyor.

Cehalet kötülükten iyi midir?

"Küçük olduğum için beni kız gibi kullanıyolardı" buyurdu Koç efendi.

Buradaki "kız gibi kullanmak" söz öbeği kadına olan bakış açısının çarpıklığını çok güzel yansıtıyor. Bu üç kelime şu anlama geliyor: bütün işleri kızmışım gibi bana yaptırıyorlardı. Çünkü bilmem bilir misiniz bazı yörelerimizde kadınlar her işi yaparlar. O kadar alışılageldik bir şeydir ki bu, adamlar adamlığa yakışmayan bu sömürü düzeninden hiç ama hiç utanmazlar. "Ben kız mıyım ki bu işi yapayım" dedikleri işler aslında bas-bariz erkek işidir. Su taşımak, tarlayı çapalamak, hayvanlara bakmak vb. Bunların şehir versiyonları da var tabi: badana yapmak, eşyaların yerini değiştirmek, efendime söyliyim su kömür vs taşımak.

Evi kadın çekip çevirir, çocuğa kadın bakar, ağır iş hafif iş dinlemeden 7 gün 24 saat non-stop çalışır. Üstüne bir de "evde boş boş oturuyorsun" suçlamalarına hedef olur! "Parayı ben kazanıyorum istediğimi yaparım" der adam. Kadın "ben de çalışıyorum ama" bile diyemez. Çünkü evde yapılan iş, iş değildir. Çalışmaktan canın çıksa bile para kazanmadığın sürece boşa kürek sallıyorsun demektir. Çalıştığın zaman ise adam eve gelip televizyon izlerken sen gün boyu yapamadığın işleri bitirmek için deli gibi koşturmak zorunda kalırsın. İşte kadın olmanın bu ülkedeki anlamı budur!

Bu kadar lafını ettikten sonra inandırıcı olur mu bilmiyorum ama Koç aslında kötü bir adam değil. Sadece çok cahil bir adam.

Hayırlı cumalar

"Allah’ım bana doğruyu buldur" diye dua ettiğim zamanlarda kafamdaki sis bir yerinden inceliyor, hava berraklaşıyor ve yürümem gereken yol ortaya çıkıveriyor(zihnim tuhaf bir yerdir benim.) İstisnasız her seferinde Rabbim'in yardımını fark ediyorum ama değerlendirmeyi bir türlü başaramıyorum. Neden mi? Çünkü unutuyorum! Kafam karışıyor, düşünceler üst üste biniyor. Saat yönünde akan girdaplarda kayboluyor aklıma gelen fikir. Eski akışıma geri dönmem uzun sürmüyor.
Sonra, bugünkü gibi bir cuma günü mesela, ellerimi açıyorum yeniden, dua ediyorum. Yine ortaya çıkıyor yol. Kaybetmemek için bir yerlere yazmak yeterli olmuyor, göz önünden ayırmamak gerekiyor. O kadarcık sebat gösteremiyorum ama kaybettikçe geriye dönüp yine dilemekten vazgeçmiyorum. Bu da inatçılığın bir başka türü galiba. :)

İçses savaşları

"Bugün bir mayıs" (Derya-İç ses: Banka neden extremi yollamadı hala?)
"Bir şey olmaz, komünist bayramı" (Koç-İç ses: İlla tatil mi yapmak lazım?)
"Bir şey olur diye demedim zaten" (Derya-İçses: Fesuphanallah!)

Created with flickr slideshow.