Küçük Prens

Çocuk edebiyatını severim. (Bu konuda bir şeyler yazacağım ama sonra)
Harry Potter serisini, Yüzüklerin Efendisi ve diğer Tolkien kitaplarını okudum. Jules Verne'in bir kaç kitabını küçükken okumuştum, unutmuşum diye şimdi tekrar okuyorum. Daha hatırlamadığım pek çok çocuk kitabını hatmetmişliğim var amma Küçük Prens'i bu güne kadar okumamıştım. (ayıp ayıp!)
Evet "mıştım" dan anlayacağınız üzere onu da engin çocuk edebiyatı kültürüme katmış bulunmaktayım. Mutluyum, gururluyum. Bunda küçük de olsa payı olan (kitabı bulup göndermekle kalmadı, oku oku diye başımın etini yedi) Sacid kardeşime teşekkür etmek istiyorum.
Yalnız bir hikaye o kadar küçücük olsun da insanın içinde bu kadar şişsin hayret! Üzüldüm çünkü sonunda. Neyse gidiyorum ben, alın siz de aşağıdaki alıntılarla oyalanın ben yokken.

***
Küçük prens oturacak bir yer bulmak için çevresine bakındı. Ama bütün gezegen kralın muhteşem kürküyle kaplıydı.

***

Hımm," dedi kral. "Gezegenimin bir yerlerinde yaşlı bir farenin var olduğu konusunda kuşkularım var. Geceleri sesini duyuyorum. Onu yargılayabilirsin. Zaman zaman ona ölüm cezası verirsin. Böylece yaşaması sana bağlı olur. Ama onu hep bağışlarsın. Tutumlu davranmalıyız, çünkü elimizde başkası yok."

***

"Pek tabii," dedi coğrafyacı, "Ama gezgin değilim. Gezegenimde tek bir gezgin yok. Kentleri, akarsuları, dağları, denizleri, okyanusları ve çölleri gidip saymak coğrafyacının işi değildir. Coğrafyacının gezip tozmaktan daha önemli işleri vardır.

***

"Orada avcılar var mı?"
"Yok."
"Aman ne hoş! Peki tavuklar?"
"Hayır, tavuklar da yok."
"Hiçbir şey mükemmel olamıyor," diyerek içini çekti tilki.

***

"Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır."

***

"Bulundukları yerde mutlu değiller mi?" diye sordu küçük prens.
"Kimse bulunduğu yerde mutlu değildir," dedi makasçı.

***

"Çölü güzel yapan," dedi küçük prens, "bir yerlerde bir kuyuyu gizliyor olması..."

***

İşte bu büyük bir sır. Küçük prensi benim kadar seven sizler için de, benim için de hiç bilmediğimiz bir yerlerde, hiç göremediğimiz bir koyunun bir gülü yediği ya da yemediği (acaba hangisi?) öyle çok şeyi değiştirir ki...

Sabah sabah felsefe anca bu kadar olur

İnsan olana kahvaltıda bir simit yeter. Zaten ben o extra poğaçayı peynir-havuç-dereotu üçlemesiyle nasıl olacak diye merak ettiğim için aldım. Dün akşamki kremalı keki de ondan aldım. Nasıl bir şeymiş test etmek için. Yeni tatları keşfetmeyi seviyorsam suç mudur?
"Bu araştırmacı yanını bilim alanında kullansaydın daha iyi olurdu" diyen varsa kendisine sormak istiyorum: bir kilo civata mı daha ağırdır bir kilo çikolata mı daha siperdir? Sen düşünürken ben kahvaltımı yapayım. Haydin kolay gelsin.

Çok çok açık çay

İşyerine çayı yakınlardaki bir çayocağından söylüyoruz. Her seferinde "çok açık" çay istiyorum, koyu geliyor. Bugün artık "çok çok açık bir çay alabilir miyim?" dedim. Normal geldi! "Aslında bundan da açık istiyorum ben" diye durum bildirdiğimde çocuk, "hiç çay koymıyım istersen abla" dedi! Sonra da rahatsız olup olmadığımı sordu, hani neden açık çay istiyorum anlamaya çalışıyor. "Şeker kullanmadığım için koyu içemiyorum" dedim. "O zaman şekerli iç, çayın tadını al abla" dedi!
Annem beni kibar yetiştirdiği için "sana ne?" diye sormadım, sadece gülümsedim. :)

The White House Official Photostream


Flickr'da dolaşırken Beyaz Saray'ın resmi photostream'ine rastladım. Çok samimi ve neşeli kareler vardı. "Dur ben de bakayım" diyen varsa şöyle buyursun. İyi seyirler.

PES!

Yeni başlangıçları çok seviyorum ben. Hayatı kökten değiştiren büyük yenilikler değil sadece, küçük küçük yenilenmeleri de seviyorum. Yaşantıma yeni bir düzen getirdiğimde eski düzenin yarım kalmışlıklarının, eksiklerinin, kusurlarının omuzlarımdaki ağırlığı kalkıveriyor sanki. İçim ferahlıyor.

Tabi yeni düzenin ilan edilmesinden en fazla bir hafta sonra yine yeniden yarım bırakmalar başlıyor. Çünkü ben yeni başlangıçları "planlamayı" seviyorum sadece! Uygulamaya döküldüğünde öncekilerden farkı olmayacağını daha baştan biliyorum. Yeni defterlerin bir kaç sayfa sonra kenara atılacağını, o ferah düzenin kısa bir süre sonra bunaltacağını biliyorum. Yine de baştan alıyorum her seferinde. Galiba bunu yaparken başarısızlıklarımın üstünü örtmeye çalışıyorum. “Bir öncekini yürütmeyi beceremedim öyleyse yenisine sağlık” mantığı yani. Halbuki kendime karşı daha toleranslı olsam, istikrarlı olmakta sorun yaşayabileceğimi baştan kabul etsem bu kadar keskin çözümlere gerek kalmayacak belki. Ama ben her takıldığımda pes etmeyi, sonra da yeniden başlamayı tercih ediyorum.

Küçük bir sorun değil bu. Bugüne kadar yeni başlangıçlara harcadığım enerji ve zamanı hesaba döktüğümde dehşet bir KAYIP çıkıyor ortaya. Çünkü ben sık gaza gelen bir insanım. Bu enerji patlamalarını baştan başlamak yerine devam etmekte kullansaydım şimdi uzun bir yolun en azından yarısını almış olurdum gibime geliyor.

Şu an içimden bu tespitler ışığında yeni bir düzen kurmak geliyor!
Hem tüm sorunları tanılayacak kadar analitik bir zihnimiz olsun hem de kandırılmaya bu kadar müsait olsun, PES!

Aşmış bunlar

Biraz önce internette e-book ararken "Hipnozla bayanları elde etme yolları" adında bir kitaba rast geldim! Ne olacak bu erkek milletinin hali bilmiyorum. :)

Kırkının da burnu kırık küp :)

Geçen sene, yan tarafta arz-ı endam eylemekte olan Rubiks kübe taktım kafayı. Bir kaç kez evirip çevirip yüksek (!) zekamla halledemeyeceğimi anlayınca google yollarına attım kendimi. Sağolsun arkadaşın biri rubiks küp nasıl tamamlanır konulu bir eğitim videosu çekmiş de youtube'a koymuş. Böylece çeşit çeşit formül eşliğinde kübü tamamlamayı öğrendim. İlk başta bu kadar formülü nasıl öğrenicem ben dedim ama sandığımdan kolay bir işmiş. Hatta bir süre sonra el alışkanlığına dönüşmeye başladı. Yani neymiş, zeki olmak gerekmez azimli olmak yetermiş. :)

Neyse, geçen gün yeni bir küp alıp çantama attım. Bankada sıra beklerken filan güzel oyalıyor çünkü. Bugün de işlerimi bitirip aldım elime, başladım uğraşmaya. Aynı ofisi paylaştığımız "Koç" kod adlı insan kişisi elimde kübü görünce güldü, "sen onu anca bi ayda çözersin" gibi bir laf etti! Ben de güldüm çünkü bir dakka içinde kübü tamamlayıp muzaffer bir edayla gözüne gözüne sokabilecektim. Netekim yaptım da. :)

Bunun üzerine adama bir durgunluk gelmesin mi?

Bana sorarsan gelmesin! Benimle yarışa filan girmesin ya. "Ben yenerim" diye değil de ayrı kulvarların insanıyız diye söylüyorum bunu. Benimle kendini kıyaslaması için herhangi bir sebep yok yani. Ama insanın egosu tuhaf işler yaptırıyor kendisine. Bazı insanların özgüveni başkalarına yapıştırdığı "benden aşağı" etiketlerine bağlı oluyor galiba. Öyle bir güvenin sürerliğini de bir ufacık küpcük bile tehlikeye sokabiliyor işte. :)

Neye delalettir ki acep?

Dün gece rüyamda, uzun süredir görüşmediğim bir kız arkadaşımla boşandığımızı gördüm!?!
O eşyalarını topluyordu, ben oturuyordum. "Ne yapalım kaderimiz böyleymiş" modundaydık. Bizim bi suçumuz yoktu şartlar bunu gerektiriyordu. Çok düzeyli bir ayrılık oldu çok!

PieS:Üstümde hem battaniye hem yorgan vardı arkadaşlar. Lütfen rüyamı yorumlarken bunu dikkate alın :)

Al beni Dj abla götür gittiğin yere

Uno reklamını seyrettiniz mi? (Burada yüksek sesle yanıt vermenize gerek yok, kafa sallayın yeter) Hani bir Dj hanım kızımız diyete başlıyor, o reklam(kafaları görelim.) Bence o reklamdaki fikir iyi de, vurgu hafif kaldı. Toplumsal bir harekete dönüştürülmesi çok kolay bir konuydu ama nedense boş geçtiler. Reklamdaki kız o tuhaf kabadayı konuşmasıyla "diyete başladım, haydi bakalım" dedikten sonra bir kenara çekilmiycekti. Her hafta değiştiriceklerdi o reklamı. Kız düzenli rejim yapacaktı bizi de yanında sürükleyecekti. Toplumla bir bağ kuracaktı reklam. Kadın milletinin en birinci sorunu kilolar malum. Bu konuda kim çağırsa peşine takılıyoruz. Reklamda da bunu yapmaları lazımdı, kaçırdılar.
Şimdi bir önceki yazıma bakıp da buna esef etmeme şaşırmayın. Esef filan etmiyorum yanlış reklamcılık tespiti yapıyorum! (Şimdi hepbirlikte söylüyoruz: Te-şek-kür-ler Der-yaaa)
Bir de reklamdaki duvara asılan kot pantolona dikkatinizi çekmek istiyorum. Zayıflayıp zayıflamadığınızı anlamanın en temiz yolu pantolon ölçüsüdür. Tartılara aldanıp krizlere girmeyelim. (Sakar'a dokundurma)

Kusursuz kadı kızlarına aldanmayalım!

Kadınların derdi bitmiyor, hele de içinde bulunduğumuz devirde. Bunda erkeklerden daha detaycı yaratıklar olmamızın payı büyük. Olduk bittik rahatsız tipleriz maalesef. Ama çağımızın kadınlarının herşeyi kafaya takma konusunda tüm zamanların kadınlarını fersah fersah geride bıraktığı kesin. Bundaki payı da, izninizle, medyaya vermek istiyorum. İdeal kadın tipinin her geçen gün değişmesinin, fiziksel imajının gitgide kusursuzlaşırken manevi imajının gün be gün bozulmasının ve bu kadın tipinin dizilerle reklamlarla günde dokuz posta gözümüze gözümüze sokulmasının sorumlusu olan medyadan bahsediyorum. (bir an cümle hiç bitmiycek sandım)
Dert bulamazsa dert uyduran kadın milleti bundan güzel bir bahaneyi arasa bulamazdı! Herşey bitmiş, yaşama amacımızı bulmuşuz, hayatın anlamını çözmüş, paklamış rafa kaldırmışız gibi sıkıldık sıkıldık yine kendimize taktık. Dış görünüşümüzden bahsediyorum tabii ki. Eskiden temiz ve iddiasız giyinmek, derli toplu ama süssüz olmak erdem sayılırken, (tüm erdemlerin statü değiştirdiği) bu çağda tam tersi kurallar işlemeye başladı. Süslenip püslenip, yetmedi kılığı kıyafeti abuk sabuk kombinasyonlarla "olabildiğince dikkat çekici" hale getirip ortalara dökülmeyi, (eskiden az ve öz konuşmak değer göstergesiyken şimdi) ağdalı, anlamını bile tam bilmediğimiz kelimelerle dolu yayık konuşmalarımızla "imaj yapmayı" marifet zannettik. Tüm bu saydıklarım, (tuhaf ama) son on, hadi esnek olalım, son yirmi yıl zarfında oluverdi. Müsebbibi başta yazmış idik: medya.
İşte bir çok hatun kişiler dizilerden filmlerden gaza gelip kendilerini ortalara attıkça takmayanlar için bile baskı ortamı kurulmuş oldu. Şu anda en "paçozum ben, işim olmaz"cı kadın bile dışarı çıkarken kırk kere aynaya bakar. Tabii ki üstümüze başımıza dikkat edeceğiz amma (yazının başından beri gelmeye çalıştığım yere gelmiş bulunmaktayız) biz kadınlar her zamanki ayrıntıcılığımızla bu konuyu da kendimiz için bir problem haline getirdik maalesef. Güzel, hadi olmadı hoş ve temiz görünmenin yeterli olduğu o güzelim zamanlara inat olabildiğince dağınık görünen ama her kusur üzerinde çalışmak zorunluluğunun manevi baskısına boyun eğmiş kadınlar olduk. "Her kusur üzerine çalışmak" kısmını bir daha okuyun lütfen. Sırf kadınlar değil maalesef erkekler bile neden bahsettiğimi biliyor şu an. Onlar da metroseksüel oldu malum.
İşte bu görünmez toplum baskısına maruz kalan kadınlardan birinin çıkıp da bu düzeni durdurması imkansız şu an. Dedik ya kurallar değişti artık. Eskiden kokoş denilenler şimdi bakımlı oldu. Bu kalıba uymayanlar bakımsız, özensiz, hatta pis kabul edildi!
Bir takım insanlar keselerini şişirmek için kadınların zaaflarından yararlandılar. Bazılarımız hemen bazılarımız zaman içinde bu düzenin çarklarından biri olduk. "Ben öyle değilim" demeyin illa ki kozmetik endüstrisini, bir yerinden de olsa, finanse ediyorsunuzdur. Şaka değil adamlar bizim sayemizde imparatorluk kurdular! Makyaj malzemelerine, her yıl değişmesi mecburi (!) giyim eşyalarına, çeşit çeşit kozmetik/sağlık/rejim ürünlerine gitmiyor mu maaşlarımız? Ekonomik sorunların kaynağını biraz da buralarda arayalım bence. Aile yapısının bu kadar bozulmuş olmasının sorumlularından biri zamanını ve enerjisini çocuklarının ilk eğitimi yerine "kendine" harcayan kadınlarımız değil mi? İstisnalar olduğunu biliyorum ama en bilinçli olanların bile eninde sonunda baskıya boyun eğdiği durumlar oluyor. Çünkü aksi "ayıp" sayılıyor!
Şu anki "ideal kadın" modellerimiz kadı kızınınki kadar bile kusuru olmayan (en azından görsel anlamda) kadınlar olsa da bazı yönlerden onlardan geri kalmamız yararımıza olur diye düşünüyorum. Çünkü kusurlar kapanmakla bitmiyor. Eldekiler bittiği zaman da yenileri bulunuyor, bilmem farkettiniz mi?

Manyak mıdır nedir!

İnsanların sizin başınıza gelen bir şeyi küçümsemesi kadar sinir bozucu bir şey var mı ya?
Adama "hasta olmam inşallah" diyorum "bir şey olmaz" diyor. "Senin bünyen benimkinden daha nazik değildir" diyor ve hastalık anılarını anlatmaya başlıyor! Bunu söyleyen adam uzun boylu, 110 kiloluk bir adam! İçimden yuh diyorum. Dışımdan "enteresan" deyip geçiyorum. İnsanlarla muhatap olmak büyük sabır gerektiriyor azizim.

Gribal

Hastayım anabel. Aslında ben yine iyiyim, burnum benden beter! Sık aralıklarla silinip tahriş oluyor bir de gariban. Kendime ıhlamur kaynattım ama koku duyum yıllık iznine çıktığı için tadından bir şey anlamıyorum. Sıcak su içmekten farkı yok yani. İçine şeker kattım ağzıma azıcık güzel bir tat gelsin diye. Bu sefer de rejim bozuldu bu işe!
...
Bir de, koku alamıyorum ya, sanki bütün duyu organlarımı kaybetmişim gibi hissediyorum. Sanki işitmekte de sorun yaşayacakmışım gibi geliyor mesela. Halbuki ne alaka?
...
Her hasta olduğumda sağlığın kıymetini bir kere daha anlıyorum. Bu bilinç beni bir ömür mikroplardan korur sanıyorum. Şaşırtıcı ama olmuyor!
...
Şimdi evde olsam. Elimde hiç okumadığım bir Agatha Christie kitabı olsa. Yatağıma uzansam kitap okusam. Annem de evde olsa, işi gücü olmasa. Düzenli aralıklarla nasıl olduğumu sorsa, sonra da ne istiyorsa onu yapsa!
...
Hasta halimle bu kadar hayal kurabildim, idare et. :)

Inkheart

Haftasonu Inkheart'ı izledim. Kitapları ve fantastik hikayeleri sevdiğim için filmden hoşlandım ama o toleranslı halimle bile bir şeylerin eksikliğini hissettim. İçinde Brendan Fraser olan filmin nesi eksik olur bilmiyorum :) ama biraz daha iyi olabilirdi film diye düşünüyorum.
Film üç kitaplık bir serinin ilk kitabından uyarlanmış. Kitabın elektronik versiyonunu okumaya başladım. Genelde bu tür kitaplar filmlerinden daha iyi oluyor çünkü. Bunun da içinde Brendan yok ama neyyyse! :)

Bu arada kitabın görünüşüne bayıldım. Hatta bulsam hemen kütüphaneme katarım şu basımını. Çok şeker ya. :)

Bunalımdayım Anabel

Dün sabah annem ve kardeşimle bir vakfın pazar kahvaltısına katıldık. Yanımda oturan küçük kız annesinin ısrarlarına rağmen balını yemiyordu. Ben de sorumluluk bilinci yüksek her Türk vatandaşı gibi (!) kıza örnek olmak istedim. (meali:burnumu sokmadan rahat edemedim)
"Canım" dedim "bal çok yararlı bir besindir. Büyümek için yemen lazım. Bak ben küçükken yedim büyüdüm."
Kızın cevabı herhangi bir "örnek Türk vatandaşını" yere serebilecek cinstendi:
"Tamam ama artık büyüme!"

Bir tebessüm bir meyve

Biraz önce Sabri Tandoğan'ın bir yazısını okuyordum ki şöyle bir ifadeye rastladım: "însanoğlundan sadır olan en küçük bir müspet hareket bile muhakkak bir başka güzel hareket olarak karşısına çıkar."

Bu cümle hem huzur verdi (doğru tavsiyeler insanda böyle bir etki yapıyor değil mi?) hem de bir dizi çağrışıma neden oldu. Çağırışımlardan biri, ismi "İyilik yap iyilik bul" diye çevrilmiş bir Hollywood filmine götürdü beni. Altıncı his filminin çocuk yıldızı Haley Joel Osment (ismi yanlış yazmış olabilirim ama gidip bakamıycam şimdi) bir ilkokul öğrencisini oynuyor filmde. Öğretmeni ödev olarak dünyayı değiştirecek bir fikir bulmalarını istiyor. Bir sınıf dolusu saçma fikrin (bir tanesi Çin'deki çocukların hepsini aynı anda zıplatarak dünyanın yörüngesini değiştirmeyi kafasına koymuş mesela:) arasında bizimki parlıyor. Bulduğu fikir gerçekten güzel: Bir kişi üç kişiye yardım edecek ama bu yardımları şarta bağlayacak. Şart da yardım görenin başka üç kişiye yardım etmesi. Böylece bir iyilik zinciri başlamış olacak. Öğretmen çocuktan bunu uygulamasını istiyor. Olaylar gelişiyor filan. Sonunu söylemiyim de izleyin, güzel filmdi. :)

İnançlı olmanın en güzel taraflarından biri yaptığımız hiçbir şeyin boşa gitmeyeceğini, bir tebessümün, bir insanın hayatına küçücük bir güzellik katmanın bile karşılıksız kalmayacağını bilmemiz. Ayrıca haksızlığa uğramayacağımızdan, eninde sonunda tüm hesapların kapatılacağından emin olmamız. İnanç herşeyden önce huzur veriyor insana. Dinimiz bize yardımlaşmayı, güzel davranmayı, tebessüm etmeyi tavsiye ediyor. İslamı inceleyen pek çok gayri müslim bu güzel ahlaktan etkilenip müslüman oluyor. Ve nüfus cüzdanında islam yazan pek çok kişi de bu inceliği bilmediği için dinine hakettiği saygıyı göstermiyor.

Okuduğum cümle bana, statümü korumak için yardımdan kaçındığım zamanları da hatırlattı. Güzel ahlak sahibi olmak için pek çok zaafımızdan vazgeçmemiz gerektiğini unuttuğum zamanları yani.

Allah'ın sevdiği bir kul olmak için insanın önce kendisinden vazgeçmesi gerekiyor. Benim kalbim temiz demekle olmuyor. Birden bire herşeyden vazgeçmek çok zor hatta pek çoğumuz için imkansız. Ama bu dünyanın yol üzerinde bir ağaç olduğunu unutmamak gerek. Eninde sonunda ağacın altında kurulduğumuz yerden kalkıp sonsuz yolculuğumuza devam edeceğiz. O nedenle bize yolculukta azık olacak meyveleri toplamak oturduğumuz yerde kendimize bir saray kurmaktan çok daha mantıklı bir hareket olur.

Yanarım yanarım aniden dönerim

Ofiste bir satış işlemi gerçekleştiriliyor şu an. Olay müşteri ve pazarlamacımız arasında ama ucu bana da dokunuyor. Birincisi fosur fosur sigara içiyorlar ve ben hastayım. (Boğazım yanıyor, üzerimde de bir ağırlık var) İkincisi de fena halde açım (porsiyonu azıcık küçülttüm ya öğleni zor ettim!) ve yemeğimi burada yediğim için gitmelerini beklemek zorundayım. Aha patronlar da geldiler. Çok lazımdı! Of yemek yemek ve ciğerlerime temiz hava çekmek istiyorum.
Herşey kötü değil şu hayatta tabi. Dün akşam tamirci-man aradı, "beklenen" parçanın geldiğini mp4'ümü yarın alabileceğimi söyledi. Çorbamı da söyledim. Oh be! Hayat güzel esasında. :)

HER şey sinir bozucu

Gün boyu HER fırsatta bir şeyler yer dururum.
Normal insanlar gibi üç öğün yemek yemem. Yemezdim diyelim, çünkü bir kaç gündür düzenli üç öğün yiyorum. Ama alışabilmek için öğünleri oldukça zengin tutuyorum.

Üst kata HER çıktığımda camdaki yansımamdan kilo kontrolü yaparım.
Yaptım. Kilo almışım. Hem de pek fena. Üç öğün sistemine tanınan alışma hakkı bugün sona ermiştir. Porsiyonları küçültüyorum!

Aldığım HER elektronik aleti bozarım.
Halbuki çok da dikkat ediyorum. Millet ilk mp3 player'ını torunlarına miras bırakır ben en iyisini alsam da ömrü bir iki aydır. Yani Mp4'üm serviste. Tamirci-man (!) beyninin değişmesi gerektiği için bir süre kalacağını söyledi. Hof!

Bir ben çıktı benden dışarı

Bankaya gidip gelişlerim sırasında türlü çeşit duygu dalgalanmaları yaşıyorum. Kararlar alıyorum. Hayatın anlamını filan çözüyorum. Bazen hayali empati krizlerine girip acı çeker gibi kaş çattığım, bazen kendi kendime güldüğüm oluyor. Bunların çoğunda birilerine yakalanıyorum maalesef. Zaten buralarda mimiklerimle ünlü olduğuma eminim ama cesaret edip de söyleyen olmadı henüz. :)

Evet. Bugün yine bankaya gittim. Konumuz (-uz eşittir ben ve mimiklerim) değerli olmaktı. Daha doğrusu değerli olamamak üzerine kederlenmelerdi. Sürdürmekte olduğum yaşantının bana herhangi bir kıymet kazandıramadığı, yıllar geçse de kazandırmayacağı o kadar aşikar ki tutup da sebep aramaya lüzum görmedim. İçimde küçük bir drama queen beslediğim için yol boyunca devam etti acıların çocuğu halim.
"Ne yapabilirim peki? sorusunu sorduğumda yol bitmek üzereydi. Lakin son adımlarımı atarken kafamın üstünde küçük bir ampul peydah oluverdi(çok şükür.) "Madem bu yol sana bir şey kazandırmayacak o halde yoldan çıkmak vaktidir"dedim kendi kendime. (Bu cümleyi iyiye yorunuz, fesat olmayınız) Ama öyle "yaz kızım, yoldan çıkıyoruz" demekle olmaz bu işler malum. Havaya az slogan savurmadım, hepsi yerlere döküldü bir süre sonra. Olmaz diyorsak olmaz işte.

Yani daha kesin bir şeyler söylemek gerekiyordu. Hadi be, yürü be demekle olmuyordu. O zaman şöyle dedim kendime: "Bu işten çıkacaksın. Dur önce kriz geçsin, sakin ol! Al sana bir kaç ay veriyorum bunları iyi kullan. Doğum gününe kadar kendini topla, gelişebilen yerlerini geliştir(olumlu düşünün.) Doğum gününden sonra seni bu banka yolu üzerinde görmiycem anladın mı, hadi kaybol!

Sonra ben şöyle bir silkinip kendime geldim. "Yeter ya, değişmem lazım" dedim. "Kendimi değerli hissettiğim ölçüde değerli isem ve oturmakta olduğum koltukta hiç de öyle hissetmiyorsam kapıyı vurup çıkmak zamanı gelmiş demektir. Bunu bilmek için karakterimin zorba yanının ortaya çıkıp da artizlik yapmasına gerek yoktur."

Tüm bunlardan sonra huzura erdim mi? Tabii ki hayır! Ama denemeye değer. Doğumgünümden sonra hala buralarda olursam yüzüme vurmayın ama olur mu?

Anlamıyorum

İnsanlarda öfke eğilimi diğer duyguların hepsinden baskın sanırım. Bir şeyi sevmek, benimsemek zaman alıyor ama öfkeye her an hazırız. Önceden tedbir almak konusunda bu kadar eylemsizken kötü durum senaryoları yazmaktan ne gibi bir fayda umuyoruz bilmiyorum. "Bakın ben söylemiştim" diyebilmenin dayanılmaz cazibesi o kadar huzursuzluğa değer mi gerçekten?

Hayırlı Cumalar

Kuran ahlakına ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetlerine uyan Müslümanlar üstün bir ahlaka sahiptirler. Tüm davranışları ile diğer insanlara örnektirler. Salih Müslümanların en dikkat çeken özelliklerinden biri ise sevgi dolu, yumuşak huylu ve mütevazı insanlar olmalarıdır. Müminlerin sevgilerinin ve tevazularının neticelerinden biri güler yüzlü ve güzel sözlü insanlar olmalarıdır.
Rabbimiz, "Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır." (İsra Suresi, 53) ayetiyle iman edenlerin kullanması gereken üslubu bildirmiştir. Bu ayet, Müslümanların tüm insanlara ve birbirlerine karşı kullandıkları üsluba çok dikkat etmeleri, incitici, iğneleyici, alaycı, sert ve kınayıcı sözlerden şiddetle kaçınmaları gerektiğini gösterir.
Allah'ın iman edenlere emrettiği ahlaka uyanlar, kötülüğe dahi iyilikle cevap verir, Allah rızası için sabreder, hoşgörülü olur, öfkeden, katılıktan ve sertlikten sakınırlar. Üslupları ve tavırlarındaki itidal insanlara güven verir.
Hz. Ali, Allah'ın seçkin kıldığı mübarek Peygamberimiz (sav)'in bu konudaki güzel tavrını müminlere şöyle örnek verir: "... İnsanları birbirine sevdirecek, birbirlerine kaynaştıracak şeyleri konuşurdu. Onları ürkütmez, kaçırmazdı. Her kavmin liderine önem atfederdi; ikram ederdi..." (İmam Muhammed Bin Muhammed bin Süleyman er-Rudani, Büyük Hadis Külliyatı, Cem'ul-fevaid min Cami'il-usul ve Mecma'iz-zevaid, cilt 5, İz Yayıncılık, s.33)
Görüldüğü gibi, Peygamberimiz (sav)'in güzel sözü ve hikmetli tavırları insanların birbirlerini sevmelerine, birbirlerine dost olmalarına vesile olmuş, onların kalplerini İslam ahlakına ısındırmıştır. Hz. Muhammed (sav)'in, toplumların liderlerine önem göstererek ve onlara ikramda bulunarak göstermiş olduğu nezaket de müminler için önemli bir örnektir.
(Kaynak:Güler Yüzlü ve Güzel Sözlü Olmanın Önemi- mayıs 2005, Ortadoğu G.)

Yakında her yazı bununla ilgili olacak, yazık size!

Bundan, gmail arşiv kayıtlarına göre bir yıl önce, yıllardır gül gibi geçinip gittiğim fazla kilolarımdan kurtulmaya karar verdim. Bu kararımı düşe kalka da olsa uygulayıp 65 kilodan 54 kiloya düşmeyi başardım. Bu da nereden baksan 5-6 aylık bir süreye yayıldı tabi. Bu kadar uzun bir sürede gerçekleşmiş olmasını ağır ağır kilo verdiren sağlıklı bir yemek düzenine bağlamayın sakın. Elimden geldiğince sağlıksız beslendim o süre boyunca! Bazen sınırlarımı zorlayacak kadar kendime yüklendiğim bir sonraki gün bunalıp 'amaaaaan' nidasıyla buzdolabına yapıştığım zamanlar oldu.

Bu dönemde rejim, sağlıklı beslenme, metabolizma, egzersiz kelimelerinden en az birini gugıllamadan gün geçmiyordu tahmin edebileceğiniz gibi. Bir konuya o kadar takarsanız kısa süre sonra "aydınlanmanız" kaçınılmaz tabi! Sonunda bir gün, metabolizmayı hızlandırmam lazım ampulü benim de başımın üzerinde parlamaya başladı! Buna dair de pek çok şey okudum ve en iyi yöntemin spor+günde altı öğün yemek olduğunu gördüm.

Yöntemin işe yararlığını falan sorgulamıyorum, bana da mantıklı geliyor. Benim takıldığım nokta, rastladığım pek çok kaynağın bunu ideal beslenme düzeni olarak lanse ediyor olması. Halbuki bu sadece çok yemek isteyenler için en ideal beslenme düzeni ve kesinlikle sağlığa yararı yok. Çünkü biliyor muydunuz aslında iç organlarımız da yaşlanıyor, yani eskiyor! Çok çalıştıkları zaman yıpranıyorlar. Aslında en sağlıklı beslenme düzeni günde iki defa yemek yemeyi, bunda da abartmadan doğal gıdalar almayı gerektiriyor. Tıpkı Peygamber efendimizin (SAV) öğütlediği ve yaşadığı gibi. Eninde sonunda her yol oraya çıkıyor zaten.

Neden sardım yine bu konuya biliyor musunuz? Çünkü verdiğim kiloları olduğu gibi geri aldım! Çünkü sağlıksız bir şekilde verdiğiniz her kiloyu eninde sonunda geri alıyorsunuz. Bana yine gugıl'ın yolları göründü anlayacağınız. İnşallah bu kez doğru yaparım.

Yaşasın!

Sonunda kredi kartlarımı kapattırdım. Çok mutluyum. :)
Kendimi batıracak kadar alışveriş yapmadım hiç ama yine de zararını gördüm. Bir kere paranın bereketi kalmıyor. İnsan kredi kartını para gibi görmüyor, çok daha rahat harcıyor onunla. Normalde çok da gerekli olmayan şeyleri düşünmeden aldığı oluyor. Halbuki bedava değil ya, önündeki aylara dağıtıyorsun borcunu. O kadar ömrün var mı belli değil ama borcun var!
Artık peşin param neye yeterse onu alacağım. Böyle, bir kaç ay sonrasına ipoteklenmemiş bir maaşla çok daha mutlu olacağıma eminim. Herkeslere tavsiye ediyorum. Varsa atın gitsin, çok rahat bir şey. :)

Postacı, al beni götür gittiğin yere!

Biraz önce postacı geldi. O, elindeki zarf yığınından çalıştığım şirkete ait olanları bulup çıkarmakla uğraşırken, ben "bana kitap getirmiş olsa" diye umdum içten içten.
Bu umut tamamıyla can sıkıntısından hasıl oldu diye düşünüyorum. Çünkü, öncelikle gelen kargo elemanı değil postacı! Sonra kitap sipariş etmişliğim yok, neden gelsin? Ayrıyetten sırada okunmayı bekleyen bir dolu kitap varken yenilerine ne hacet?
Yalnız mektup gelse çok güzel olurdu biliyor musun? Pek severim mektup yazmayı, almayı filan. İnternette yazışmak da mektuplaşmanın yerini tutmaz, kesinlikle. (Çok konuşma Sacit )
Üniversitedeyken arkadaşın biriyle (o kendin bilir) mektup yarıştırıyorduk. Uzunluk bazında yani. En son 4,20 metrede kalmıştık yanlış hatırlamıyorsam. Galip bendim tabii ki, iş gereksiz şeylere gelince çok azimliyimdir. :)
Hof şimdi aklıma geldi, keşke benim boyumda bir zarf olsa da kendimi Machu Picchu'ya falan postalasam. Zaten çubuk kraker karnımı ağrıttı. Pofuduk tekerler. :(

Daha güzel izler bırakalım ama nasıl?

İş bankasının yeni reklamını seyrettiniz mi?
Maximiles reklamı. Hani size hayatınızın ne kadar monoton olduğunu gösteren rehber çizgilerle dolu reklam. O reklamı her izlediğimde, haritanın üzerinde dünyanın uzak bir köşesine uçan oka tutunup kendimi farklı bir yerde bulmak istiyorum! O reklamdaki, benim hayatımdan çok daha sıkıcı bir hayata sahip, adam yada kadın gibi yüzümdeki ifadeyi değiştirecek yeni şeyler görmek istiyorum.
Memnunum olduğum yerden ama hergün evden işe işten eve gidip gelirken çizdiğim, sadece haftasonları yön değiştiren yol çizgimin uzayıp uzayıp Mısır'a, Yeni Zelanda'ya, İrlanda'ya, Peru'ya, Fas'a, olmadı Karadeniz'in uzak kıyılarından birine ulaşmasını çok isterdim. Ama bildiğiniz gibi değil, ÇOK isterdim.
Amma ve lakin hayatın gerçekleri malum. Reklamın sonunda ortaya kartlar çıkıp da dış ses efendi "Dünya sizin, onu iyi kullanın" dediğinde, "hı tabi tabi" demekten başka bir şey geliyor mu elinizden sorarım size! Kartın en babası da olsa hayatımı karşılıksız finanse etmeyeceğine; patron bey de sadece faturalarımı ödeyecek ve şehir içi gezmelerimi karşılayacak kadar maaş vermekte ısrar ettiğine göre "dünyanın başka yerinde daha güzel izler" bırakmam şimdilik imkansız görünüyor. :(
Bu açıklamalar ışığında reklamı güzel ama inandırıcılıktan uzak bulduğumu anlamışsınızdır herhalde.

Created with flickr slideshow.