Sacit'le Selamlaşmalar

me: Selam
Sacid: selam :)
me: Nasılsın
Sacid: iyiyim şükür idare ediyorum sen?
me: Çok şükür sağol
***
Sacid: düd
me: efendim düd
Sacid: din kardeşim düd nasılsın
me: iyiyim din kardeşim hayırdır :)
***
Sacid: hey
me: hey sen
Sacid: yeeey
me: dokunma ona!
Sacid: tamam dostum sakin ol şimdi geri çekilicem ve durucam silahını bırak tamam mı kimsenin yaralanmasını istemiyorum
me: tamam ben de cafere bişey olmasını istemem sakin olalım
***
me: sen geldin derya kayboldu naptın açık konuş önce cafer şimdi derya
Sacid: bana böyle süprizler yapmaya devam edersen başkaları da kaybolacak daha bunlar hiçbişi değil
me: :D
***
me: goodmorning
Sacid: goodmornin how are you
me: thank you, how are you
Sacid: thank god, good enough
***
me: bensiz ne kaynatıyodunuz gene
Sacid: nerdesin sen yağ
me: yağ mı yağ mı yani beni şişko buluyosun öyle mi
***
Sacid: hey dusty
me: helo dusty nbr
***
Sacid: hey
me: hay naber düd
Sacid: iyidir düd senden
me: iyi nolsun düd idare ediyoruz düd
***
Sacid: yuağhia brada (YOU ARE HERE BROTHER)
me: AY EM HİA BRADA :) (I AM HERE BROTHER)
Sacid: vataryuduğin brada (WHAT ARE YOU DOING BROTHER?)
me: NAĞPİYİM BRADA :) (N'APIYIM BROTHER)
***
me: hello ankara
Sacid: hello istanbul how r u
me: istanbul değil pasifiğin ortalarında bilinmeyen bi konumdayız 3 2 5 filan
Sacid: zaman belli mi? hea bearing diyosun
me: hava atcan illa de mi
***
me: bonjuğ
Sacid: bonjuu matmazel naber
me: :) bonjuğ madmazele kadar mı gördün sen :)
Sacid: :) evet

Hayırlı cumalar





Ey kalpleri ve gözleri döndüren Allah'ım, kalplerimizi dinin üzere sabit eyle.

Sedef'in halleri


Panoramaya geldim arkadaşım!

video

Fotoğraf makinamdan ümidi kesince telefonumun kamerasıyla bir şeyler çekmek istedim Panorama 1453'de. Pelin'in tanıtım mahiyetinde bir şeyler söylemesi gerekiyordu ama giriş cümlesinde takıldık kaldık! Sonunda ortaya böyle bir şey çıktı.

Cep telefonu kamerasından ne olur, görüntü ve ses berbat tabi. Başrol oyuncumun işbirliğinden uzak tavırları da cabası. Lakin herşey sanat için, buyrun seyredin. :)

Panorama 1453




Bugün hava buz gibiydi ama yağmur da yağmadı kar da çok şükür. Ben de küçük kardeşi koluma taktığım gibi Panorama 1453'ün yolunu tuttum. Gerçekten çok güzeldi sergi. İstanbul'da olanlar üşenmeyip ziyaret etsinler. Ama mümkünse haftaiçi! O kadar kalabalığı en son nerede gördüm hatırlamıyorum. Asıl panoramik serginin yer aldığı üst kata çıkabilmek için yarım saat / kırk beş dakka bekledik. İşin kötüsü müzenin etrafında yemek yiyecek herhangi bir lokanta (hatta büfe) göremediğimizden bir iki saat boyunca aç bilaç dolaşmak zorunda kaldık.

Yanımda böyle zamanlar için kurtarıcı niteliğinde bir kitap muhakkak bulunur, can sıkıntısından onu bile okuyamadım. (?) Kenarlarda fethi anlatan bir sürü yazı var ama kalabalık duvar diplerine kadar yayıldığı için okumak pek mümkün olmadı. Bari insanların fotoğraflarını çekeyim diye elimi makineye atınca şarjın son demlerinde olduğunu gördüm. Neyseki bataryayı tak çıkar yapıp fazladan bir iki fotoğraf çekebildim. Yukarıdaki görüntüyü kaçırsaydım, özellikle de sergiye benden bir iki saat önce giden Sakar Hafiye'nin arayıp da bulamadığı 'bulutlar arasındaki Fatih' resmini çekemeseydim çok üzülürdüm! (Evet hava atıyorum canım :)

Çıkışta güzel bir hediyelik eşya dükkanı vardı. Oraya da baktıktan sonra 'bu havada gezilmez artık' deyu evimize döndük. Güzel bir gündü. Okuyanlara tavsiyem muhakkak gidip görün ama daha sakin olacağını umduğum haftaiçi günlerini seçin. Yine de temkinli olup yanınıza kitap, mp3 player, topaç, iskambil destesi gibi oyalayıcı bir şeyler alın. :) Aç gitmeyin etrafta bir şeyler satın alacak tek bir dükkan yok. Bir de kameranızın şarjını gitmeden kontrol edin benim gibi üç beş fotoğrafla yetinmek zorunda kalmayın.

Bi temiz dövülesi

Herşeyden sıkıntı çıkarabilecek bir moddaydım. Ona buna şuna ötedekine ve beridekine kızıp canımı sıkıyordum. En çok da kararsızlığıma kızıyordum. Bunları bünyemden atabilmek için bir ömür beni çekmek zorunda olan tek insana, anneme bağlandım. (Kendisi Polyannacılık Yüksek okulunu dereceyle bitirmiş bir insandır.) Bana hiçbir şeye sıkılmamam gerektiğini, herşeyde bir hayır olduğunu, edersem kendime edeceğimi, hayatın tadını çıkarmamın daha mantıklı olacağını söyledi. Ben kendimi bu kadar yıpratır iken o bin dert görmüş haliyle beni teselli etmişti. İtiraf edeyim buna çok canım sıkıldı.
Ardından kafamı kurcalayan iki sorun çok hızlı ve sorunsuz bir şekilde halloldu. Hem de beş dakika içinde. Buna bile canım sıkıldı inanır mısın!

Haftasonu planları

Geçen haftasonu evde tıkılıp kaldım yağmur yüzünden. Bütün haftanın sıkıntısını ona bağlıyorum. O nedenle bu haftasonu bir yerlere gitmeye karar verdim. Kelebek bloğunda Panorama 1453'den bahsetmiş, aklımda o var ilk olarak. Sonraki durağa müzeden çıktıktan sonra karar veririm artık. Zaten çıkıp bütün gün gezebilenlerden değilim, yorulunca huysuzlanırım. Şöyle bir iki saatliğine farklı bir ortam görsem, deklanşöre bir kaç kez bassam yeter. Bu kez yağmuru da göze aldım ama kar yağmaz inşallah. :)

What does it take to find a lost love?

Geçtiğimiz hafta içinde defalarca adını duyduğum Slumdog Millionaire'i sonunda izledim. Heryerde Hint filmi olarak geçiyordu film ama Hindistan'da geçmesine ve tüm rollerin Hintli oyuncular tarafından oynanmasına karşın bir Hint filmi değildi SM. Bir kere yönetmen, Hollywood'dan Danny Boyle. (Karşıyaka'dan Davut der gibi oldu bu)
İmdb'de 'Directors' title'ı altında Loveleen Tandan adlı Hintli bir kadının da adı geçiyor ama en iyi yönetmen Oscar'ına tek başına aday gösterilmesinden Danny Boyle'un asıl yönetmen olduğunu anlıyoruz. (En azından ben anlıyorum, siz de bir gün bu seviyeye geleceksiniz üzülmeyin!)

Zaten Oscar adaylıklarına baktığımızda da SM'nin yabancı film dalında aday olmadığını görüyoruz. Bunun dışında içinde en iyi film ve en iyi yönetmenin de geçtiği 10 dalda Oscar'a aday olmuş. Ki bunu sonuna kadar hakediyor bence. Hiç bir filme 10 üzerinden 10 vermeyen eleştirmenlerimiz (sizi de seviyoruz lakin huysuzsunuz :) eminim bu filmde de aksayan yerler görmüştür, ben pek bir şey göremedim. Sadece üç başrol oyuncusunu üç farklı yaşta canlandıran aktörler arasında çok bariz fiziksel farklılıklar vardı (bakınız burunlar), takacak da fazla bir şey yoktu, ona taktım. :)

Bir de söylemem lazım, sinematografiye bayıldım. Tamam böyle çok film var ama hiç bir kopuş yaşamadan, bir an bile sıkmadan sonuna kadar aynı büyüyü korumaları büyük bir başarı bana göre.

Film çok iyiydi ama klasik Bollywood sineması izlemek isteyenlere önerim Rab Ne Bana Di Jodi. Güzelmiş diyorlar hem de Shahrukh oynuyor. :) Ama iyi bir film izlemek isterim diyorsanız yada filmde çocuk Cemal'in dediği gibi 'gerçek Hindistan'ı görmek istiyorsanız Slumdog Millionaire'i izleyin pişman olmazsınız.

Not: Filmin Bollywood filmi olmadığına bir kanıt da bitiş jeneriğindeki dans sahnesiydi. Bollywood seviyesinin çok altında bir performanstı, olmamış! (Huysuz jüri) Bollywood dansı görmek isteyenlere de bi önerim olacak Saawariya'yı seyredin. :)

5 Zi'l-Hicce 1400

Doğum tarihinize ilişkin enteresan bilgileri bulabileceğiniz bir site var. Tek yapmanız gereken sayfanın üst tarafına doğum gününüzü yazmak ve hesapla tuşuna basmak. Çok ilginç verilere ulaşacaksınız.

Kader sayınız bilmemkaç deyip altında karakterinizi analiz ettikleri bir paragraf var ki oraya dikkat, benimki bayağı tuttu. En çok sevindiğim de Hicri doğum tarihimi öğrenmek oldu. Bir de 2009 yılında olmamıza rağmen (29 değil ) "28 yaşındasın" demişler. Canlarım ya! :)))

Mitwa (My friend)


Bollywood sineması Hollywood'dan daha çok iş yapıyor ama kimse Hint filmi izlediğini kabul etmiyor. Hint sinemasının dezavantajı basit ve kalitesiz olarak etiketlenegelmiş (!) olması. Halbuki filmlerine harcanan emek ve para çoğunlukla karşılığını veriyor ve ortaya çok kaliteli işler çıkıyor.
Durduk yere şarkı söyleyip dans etmeye başlamaları başlangıçta garip geliyor tamam ama bir süre sonra bunun bir tarz olduğunu anlayıp kabul ediyorsunuz. Zaten bunca yıldır seri bir şekilde müzik üreten bir endüstrinin bu konuda başarısız olmayacağını da kabul etmek gerek. Dans konusunda ise gerçekten iyiler. :)
Artık çok fazla seyredemiyorum ama müziklerini hala dinliyorum. Yukarıya eklediğim şarkıyı da Hint filmlerini sevdiğimi söylediğimde beni arkadaşlığımızı bitirmekle tehdit eden Sacid kardeşime gönderiyorum. :)

www.namazzamani.net

Namaz üzerine çok güzel bir siteye rastladım bugün. Önce içinden bir yazıya değinmek istedim ama sonra sitenin tamamının gözden geçirilmesi gerektiğine karar verdim. Tamamını bitirmedim ama görebildiğim kadarıyla çok kapsamlı bir site. Namazı öğretici bölümlerin yanında çocukları özendirmek için güzel bir proje de başlatmışlar. Ayrıca hizmeti dünya çapında yapabilmek için sitenin İngilizce versiyonunu da hazırlamışlar. Gerçekten özenli ve gönülden bir çalışma olmuş, emeği geçenlerden Allah razı olsun.

Yukarıdaki logodan direk giriş yapabilirsiniz. Sitede M. Lütfi Arslan'la yapılmış "Namaz markalı hayatlar" adlı güzel bir röportaj var, ona da bir göz atın derim.

Başka söze gerek var mı?

Helalden bile fazla yiyenin yersiz olur sözleri,
hem de ibretsiz bakar gözleri.
Deme çok yemek çok yakıt olur,
çok yiyenin anlayışı kıt olur.

Kitapyurdu

Cumartesi günü Kitapyurduna sipariş vermiştim, bugün geldi. Halbuki temin süresi bir haftadan fazlaydı ve arada haftasonu tatili vardı. Kitaplarımı böyle beklediğimden önce elime alınca çok sevindim, bi teşekkür ediyim dedim. :)

Kitap severler için çok cazip bir site olduğunu söyleyebilirim Kitapyurdu'nun. Çok sayıda kitabı piyasa değerinin altında satın alabiliyorsunuz. Ayrıca taksitli ödeme seçeneği de sunuyorlar. Bazen siparişi temin etmeleri uzun sürüyor ama bazen de şimdiki gibi beklenenden önce elinize ulaştırıyorlar.

Sitede bir de puanlama sistemi var. Yaptığınız eleştirilerden, satın aldığınız her kitaptan, başkalarına gönderdiğiniz davetiyelerden puan kazanıyorsunuz. Sonra da bu puanları kitap almak için kullanıyorsunuz. Ayrıca sunulan çeşit çeşit kampanyaları değerlendirerek çok karlı alışverişler yapabiliyorsunuz.

Ayrıca son derece de güvenilir. İnternetten alışverişe güvenmeyen kişiler de gönül rahatlığıyla alışveriş yapabilirler. Ve bunları siparişim bir kaç gün erken geldi diye de söylemiyorum. :)

Kütüphaneniz ne söylüyor?

Zaman gazetesinin "Kitap Zamanı" ekinin şubat sayısında Hitler'in kütüphanesiyle ilgili bir yazı okudum. Yazıda kütüphanesine bakarak bir insanın portresinin çıkarılabileceğinden bahsediliyor. Bu fikri destekleyen yazarlardan biri (T.W.Ryback) Hitler'in kütüphanesini inceleyip araştırmasını bir kitap haline getirmiş. Enteresan bir fikir ama kütüphanemiz imajımızı yeterince doğru çizebilir mi gerçekten?

Benim kütüphaneme baktığınızda İngiliz edebiyatına, Ejiptolojiye, Osmanlı tarihine ve fotoğrafçılığa dair kitaplar görürsünüz. Bir kaç ansiklopedi serisi bulunur. Bir raf tamamıyla dil kitaplarına diğer bir tanesi de coğrafi ve dini dergilere ayırılmıştır. İslami eserlerin sayısı hepsinden fazladır. Bir de arka raflarda kalmış Agatha Christie kitapları vardır. :)

Kısa bir süre önce çok sayıda roman bulunurdu ama tamamına yakınını yakınlardaki bir kütüphaneye verdim. Lakin değerlendirmeye onları da alıyorum, o kadar teşrik-i mesaimiz var ne de olsa. :)

Hmm yaklaşık bir imaj çiziyormuş gerçekten de. Beni tamamen anlatmasa da hakkımda çok şey söylüyor. Peki sizin kütüphaneniz ne anlatıyor bi söyleyin bakiim.





Babam Abdülhamid

"Ben babamı hiçbir zaman padişah olduğu için sevmedim. Hayatımın baharında, kalbimin bütün mevcudiyeti ile ve derin bir aşkla babamı sevdim. O sevgidir ki, işte bana bunları yazmak hissini veriyor"

Yazar II.Abdulhamid'in kızlarından Şadiye Sultan. Hoş bir dili var. Yayınevi sadeleştirme gereği duymamış, iyi de olmuş. II.Abdulhamid'in biyografisi gibi dursa da aslında Şadiye Hanım'ın otobiyografisi. Kitabın yarısında Abdulhamid Han ölüyor. Yine de akıcı üslubuyla ilgiyi canlı tutmayı başarmış yazar. Kitabın son bölümünü de babasının siyasetine ayırmış.


Bir kitabı bitirdikten sonra onu her hatırladığımda aklıma konudan önce üzerimde bıraktığı izlenim gelir. Bu kitabı düşündüğümde aklıma önce nezih dili gelecek sanırım. Sonra da, nedense, yazarın çok sevdiği babasının çizgisinden yürümemiş olmasından duyduğum üzüntü.

Açıklama ve teşekkür

Okumak okumak okumak sonra da yazmak istiyorum.

Elektronik dünyadan bıktım, kitaplarımı özledim. Ama düşündüm taşındım B şehrini yıkmamaya karar verdim. Oranın da güzel yerleri var dedim, arada bir uğramakta sakınca yok dedim. Bütün bunları Anabel'e söyledim. Dedim ki "seni nasıl atayım o kadar kahrımı çektin. Arkadaşlarımla da mı görüşmeyeyim yazık değil mi onlara!" :))

Velhasılı kelam A şehrine taşınmaya ama B şehrini de sık sık ziyaret etmeye karar verdim. Tüm bu kafa karışıklıkları sırasında mütemadiyen fesuphanallah çekselerde bana hissettirmeyen arkadaş kişilerine ve duygusal dart tahtam olan Anabel'e teşekkürü borç bilirim, borcumu da işte böyle öderim: Thanks guys!

Problem

A şehrinden B şehrine giden araç A'ya gittiğinde B'yi defterinden silmek isterse ama kısa bir süre sonra geri dönmek istemeyeceğinden de kesin kes emin değilse ne yapması lazımdır?

A'ya benzer başka bir şehir mi bulmak gerekir yoksa B'yi yerle bir edip dönüş yolunu tıkamak mı? B'nin cazibesine sahip A gibi bir şehir var mıdır ki? Ve eninde sonunda her yol Roma'ya çıkmaz mıdır?

Zaten yıkmak neden? Velev ki A doğru yerdir, B'nin hiç mi hatırı yoktur?

Anlamaya çalışma

Olay ne biliyo musun? Ayrıntılarda boğuluyosun. Sana çok yaramıyo güzelim, azla iktifa eyle!

Dışarı çıktım biraz önce, çeşit çeşit kokular aldım. Kokular bende flashback yapar. Özellikle mevsim değişmesi kokusu. (O nası bi şeyse!) Seviyorum ben böyle ufak anımsayışları. Belli bir olayı, insanı değil de o kokuyu önceki duyuşum sırasındaki hislerimi hatırlıyorum. Yazıya dökünce tuhaf bi insan olduğum çıktı ortaya. Farketmez, tuhaf olmakla övünülen zamanlardayız!

Şimdi haftasonu olsun, maaşımı da almış olayım. İstanbul'un baharının (şubatta hem de!) tadını çıkarayım. Gitmediğim bir yere gideyim, adı Adalar olsun.

Kısacık bir süre ders aldığım adamın sergisi varmış, davetiye toplu gönderilmiş arada kaynamışım. Yoksa ne benim işim olur, ne onların.

Ne istiyorum biliyo musun? Olmamanı!

İşte ne biliyim karman çurman şeyler. Mesela, bir kız vardı Adapazarı'nda. Öğrenciydi, arkadaşıyla beraber çok güzel döşemişlerdi evlerini. O gün bir şeye özenmiştim ben ama neye? "Erkek çocuğu sanıyorlar zaten" demişti... Yolda ansiklopedinin birinden yırtılmış bir sayfa bulmuştum bir gün. Resmi için saklamıştım. Biriken diğer şeylerle beraber çöpü boylamıştı sonunda tabii... Komşu ailenin evinde iftar... Bir başka iftar daha ve renkli aperatifler. Bir de karşılıklı binalardan bağır bağır yapılan gizli dedikodumuz... İlk günü hatırlıyorum, nedense geri dönmek deyince aklıma ilk orası geliyor... Ev ablasının aşık oluşu... Soba patlamıştı bir de, çok atiktim çook... :) 32 evler'de yürüyüş... Bodrumda gazete avı... Dondurmacıda gazete ve aptal ben!... İlk senem güzeldi ama sonradan herşey bozuldu. Bir şey çok olduğunda... biliyosun işte!

Gün bitti. Neyseki söz değil!

Ayıp ya!

Büssürü bilim adamı Çek cumhuriyetinde toplanmış, zavallı Plüton'u gezegenler statüsünden çıkarmışlar! Ne suç işlemiş bilmiyorum. Oturup lost'un başına, dört sezonu birden seyretmişse veya "burası güneşe çok uzak, üşüyorum" deyu çaktırmadan yakına gelmişse veyahutta Saturn'ün halkalarına bakıcam derken yörüngeden kayıvermişse hakları var derim. Aksi taktirde yapılan haksızlıktır, Plüton'un statüsü geri verilmelidir.


PS: Yörüngesi dış merkezli diyeymiş, bak bak bak bahaneye bak! Sistemin en küçük gezegeni ya ezin bakalım!

Benden söylemesi!

İnterneti ilk duyduğumda çok heyecanlanmıştım. Tonlarca (?) bilgiye bir kaç tuşla ulaşacaktım, süper bişeydi bu! O güne kadar bir şeyler öğrenmek demek, evdeki ansiklopedileri bir bir tarayıp gerekli ciltleri etrafıma dizmek ve notlar almak demekti benim için. Tüm o zahmetten kurtulmuştum sonunda! Artık çok daha fazla bilgiye çok daha zahmetsiz bir biçimde ulaşacaktım.

Amma ve lakin bir şey çoksa ve elde edilmesi kolaysa eninde sonunda cazibesini yitiriyor! İnterneti sınırsız kullananlar için bir süre sonra eğlence devri başlıyor. Bir şeyler okuyup öğrenmek ikinci plana atılıyor. Filmlerle, dizilerle, oyunlarla, müziklerle geçiyor bilgisayar başındaki zaman. Arada merak ettikçe bir şeylere bakmakla yetiniyorsunuz, yeni şeyler öğrenme hevesi ortadan kalkıyor. Yada daha eğlenceli isteklerin arkasına atılıyor. Zaten dedim ya bir süre sonra bilginin de cazibesi kalmıyor. Etrafıma altı yedi tane ansiklopediyi dizdiğim zamanlardaki öğrenme zevkini artık pek hissetmiyorum. Elektronik kitaplardan da gerçek kitapların verdiği tadı almıyorum.
Kontrollü kullanıldığı takdirde yararı çok tabii ama kendinizden emin değilseniz evinize sokmayın derim. Derdiniz bilgi edinmekse kaynak kitaplar alın, öğrenme hevesinizi yitirmeyin.

Var mısın, Yok musun, hissediyor musun?

Mavi hissetmek ne demektir? Bir insan iyiyi kötüyü hissedebilir ama maviyi kırmızıyı nasıl hissedebilmektedir? Hadi bu güce haiz insanlar vardır diyelim, hepsi bir stüdyoda toplanmayı nasıl başarmışlardır?

Bir tanesi "kutumla iletişim kuramadım" dedi geçen gün, ben fesupanallah çektim. Normalde iletişim kurabiliyomuş kutuyla da, o gün nolduysa modu filan düşükmüş herhalde!

Kutuyla kurulan iletişimlerden daha da sinir bozucu bir şey var yarışmada, Türk insanının kontrolsüz empati gücü! Adamın kutusundan kazandığından daha fazla para çıkınca ağlayan bir sürü insan, maçlardaki gibi davudi seslerle yapılan tezahüratlar, kutudan 'mavi' çıkınca sergilenen tuhaf sevinç hareketleri...

Dehşetle seyrediyorum bildiğiniz gibi değil!

Created with flickr slideshow.